top of page

Arama Sonuçları

Bu sitede ara

Boş arama ile 65 sonuç bulundu

  • ZİNA SEBEBİYLE BOŞANMA DAVASINDA AF HALİNDE DAVA HAKKI DÜŞER.

    Zina, mutlak bir boşanma sebebidir. Ancak af halinde dava hakkı düşer. Af halinde dava açılamayacağı hususu Türk Medeni Kanunu 161. maddenin 3. fıkrasında ''Affeden tarafın dava hakkı yoktur. '' şeklinde düzenlenmiştir. Buna ilişkin bir Yargıtay kararını aşağıda sunuyoruz. YARGITAY 2. HUKUK DAİRESİ Esas Numarası: 2016/11205 Karar Numarası: 2018/1791 Karar Tarihi: 12.02.2018 Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm davalı kadın tarafından temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü: Taraflar arasında görülen boşanma davasının yapılan muhakemesi sonucunda tarafların zaman zaman ortak konutta tartıştıkları, bu tartışmalar sırasında davalı kadının eşine yüksek sesle bağırdığı, bu nedenle komşuların da aile içerisinde gerçekleşen tartışmalardan haberdar oldukları, tartışmalar sırasında davalının eşine karşı hakaret içeren sözler söylediği, ayrıca gündelik hayatta davalının aşırı kıskanç davranışlarda bulunduğu bu davranışlar nedeniyle evliliğin çekilmez bir hal aldığı, esasen taraflar arasındaki sözlü tartışmaların kaynağının da davalının aşırı kıskançlığı olduğu, boşanmaya sebebiyet veren olaylarda davalının tam kusurlu olduğundan bahisle davacı erkeğin boşanma davasının kabulüne karar verilmiştir. Affın kabul edilebilmesi için kayıtsız şartsız bir irade beyanının mevcut olması ya da en azından affı gösterir fiili bir tutum ve davranışın gerçekleşmiş olması gerekmekte olup, ayrıca af olgusunu iddia edenin bunu somut delillerle kanıtlaması gerekir. Yapılan yargılama ve toplanan delillere göre tarafların dava açıldıktan sonra bir araya geldikleri, ortak konutta birlikte yaşadıkları dosya içerisinde bulunan fotoğraflardan anlaşılmakla davacı erkek, davalı kadının kusurlarını affetmiştir. Evlilik birliğinin sarsılması sebebiyle boşanmaya karar vermek için (TMK m.166/1-2) davalının az da olsa kusurlu bulunması gerekir. Davalı için kusur sayılabilecek tüm davranışlar affedildiğine göre davalı kusursuzdur. O halde, mahkemece davacı erkek tarafından açılan davanın reddine karar verilmesi gerektiği yerde davanın kabulü doğru bulunmamıştır. SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarıda gösterilen sebeple BOZULMASINA, temyiz peşin harcının istek halinde yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere oybirliğiyle karar verildi. 12.02.2018

  • ZİNA SEBEBİYLE BOŞANMA DAVASI AÇMA HAKKI, ZİNANIN ÖĞRENİLMESİNDEN ALTI AY SONRA DÜŞER.

    YARGITAY 2. HUKUK DAİRESİ Esas Numarası: 2015/12082 Karar Numarası: 2016/2144 Karar Tarihi: 09.02.2016 Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm davacı-davalı kadın tarafından her iki dava yönünden temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü: 1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre, davacı-davalı kadının aşağıdaki bentlerin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yersizdir. 2-Davalı-davacı erkek tarafından "zina" hukuki sebebine dayalı karşı dava açılmış, (TMK m.161) olmadığı takdirde "evlilik birliğinin sarsılması sebebiyle" boşanmalarına karar verilmesi talep edilmiştir. Mahkemece tarafların zina sebebine dayalı olarak boşanmalarına karar verilmiştir. Zina hukuki sebebine dayalı boşanma davalarında, dava hakkı olan eşin boşanma sebebini öğrenmesinden başlayarak altı ay ve her halde zina eyleminin üzerinden beş yıl geçmekle dava hakkı düşer (TMK m. 161/2). Davalı-davacı erkeğin eşinin bir başka erkekle zina ettiğini dosyaya sunmuş olduğu 17.08.2013 tarihli mesajla öğrendiği, zina sebebiyle boşanma davasını 18.04.2014 tarihinde açtığı, bu durumda davanın yasada öngörülen altı aylık hak düşürücü süre içerisinde açılmadığı anlaşılmaktadır. Açıklanan sebeple, davalı-davacı erkeğin karşı zina sebebine dayalı boşanma davasının hak düşürücü süre sebebiyle reddi gerekirken, yazılı şekilde kabulüne kararı verilmesi usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirmiştir. 3-Boşanma veya ayrılık davası açılınca hakim, davanın devamı süresince, gerekli olan, özellikle eşlerin barınmasına (TMK m. 186/1), geçimine (TMK m. 185/3), malların yönetimine (TMK m. 223, 242, 244, 262, 263, 264, 267, 215) ve çocukların bakım ve korunmasına (TMK m. 185/2) ilişkin geçici önlemleri kendiliğinden (re'sen) almak zorundadır (TMK m. 169). O halde; Türk Medeni Kanununun 185/3. ve 186/3. maddeleri uyarınca, tarafların ekonomik ve sosyal durumları da gözetilerek dava tarihinden geçerli olmak üzere davacı-davalı kadın yararına uygun miktarda tedbir nafakasına hükmedilmesi gerekirken, yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırı bulunmuştur. SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarıda 2. ve 3. bentlerde gösterilen sebeplerle BOZULMASINA, bozma kapsamı dışında kalan temyize konu diğer yönlerinin ise yukarıda 1. bentte gösterilen sebeple ONANMASINA, temyiz peşin harcının istek halinde yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere oybirliğiyle karar verildi.09.02.2016

  • Anayasa Mahkemesine Bireysel Başvuru Formu Adana

    Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru, Mahkemenin internet sitesi yer alan başvuru formu doldurularak yapılır. Bu başvuru formu indirildikten sonra bilgisayarınıza kaydediniz. Bilgisayarınıza kaydettiğiniz formu Adobe Reader ile açınız. Formu bilgisayar üzerinden doldurabileceğiniz gibi formun çıktısını alıp el yazısı ile de doldurabilirsiniz. Forma ulaşabileceğiniz bağlantı linki aşağıda yer almaktadır. https://www.anayasa.gov.tr/tr/bireysel-basvuru/bireysel-basvuru-elektronik-formu/

  • PSİKOLOJİK TACİZ NEDENİYLE KİŞİNİN MADDİ VE MANEVİ VARLIĞINI KORUMA VE GELİŞTİRME HAKKININ İHLALİ

    TÜRKİYE CUMHURİYETİANAYASA MAHKEMESİ BİRİNCİ BÖLÜM KARAR ZÜLKÜF KILIÇ BAŞVURUSU(Başvuru Numarası: 2018/27032) Karar Tarihi: 14/9/2022R.G. Tarih ve Sayı: 11/10/2022-31980 BİRİNCİ BÖLÜM KARAR Başkan : Hasan Tahsin GÖKCAN Üyeler : Muammer TOPAL Recai AKYEL Yusuf Şevki HAKYEMEZ İrfan FİDAN Raportör : Kemal ÖZEREN Başvurucu : Zülküf KILIÇ I. BAŞVURUNUN KONUSU 1. Başvuru, psikolojik taciz nedeniyle kişinin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. II. BAŞVURU SÜRECİ 2. Başvuru 5/9/2018 tarihinde yapılmıştır. Komisyon, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir. 3. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. III. OLAY VE OLGULAR 4. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: 5. Başvurucu, bireysel başvuruya konu olayların gerçekleştiği dönemde Bingöl Üniversitesi (İdare) Fen Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde yardımcı doçent (doktor öğretim üyesi) unvanıyla öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır. 6. Başvurucu hakkında 2011 ila 2013 yıllarında dokuz farklı disiplin cezası tesis edilmiştir. Bahse konu disiplin cezaları ve bunlara ilişkin yargılama süreci şöyledir: i. Başvurucu 26/10/2011, 27/10/2011 ve 28/10/2011 tarihlerinde belli saatlerde izinli ve mazeretli olmamasına rağmen işe gelmediği gerekçesiyle İdarenin 27/12/2011 tarihli işlemiyle uyarma cezasıyla cezalandırılmıştır. Elâzığ 2. İdare Mahkemesinin (Mahkeme) 14/11/2012 tarihli kararıyla, başvurucunun derslerini aksattığı yönünde bir tespitin bulunmaması gerekçesiyle dava konusu işlemin iptaline karar verilmiştir. Bu karara yönelik itiraz, Malatya Bölge İdare Mahkemesinin (Bölge İdare Mahkemesi) 27/9/2013 tarihli kararıyla reddedilmiştir. ii. İdarenin 27/12/2011 tarihli işlemiyle başvurucu, birçok konuda mesnetsiz iddialarla kurumu ve kişileri mağdur edecek şikâyetlerde bulunduğu gerekçesiyle kınama cezasıyla cezalandırılmıştır. Mahkemenin 14/11/2012 tarihli kararıyla, başvurucunun dilekçelerinde kullandığı ifadelerin mevzuata aykırı olmadığı ve İdareye yaptığı başvurulara cevap alabilmek için yeni başvurularda bulunduğu belirtilerek işlemin iptaline karar verilmiştir. Bu karara yönelik itiraz, Bölge İdare Mahkemesinin 18/12/2013 tarihli kararıyla reddedilmiştir. iii. Başvurucu, görev sırasında amirine sözle saygısızlık etmek fiilini işlediği gerekçesiyle İdarenin 3/2/2012 tarihli işlemiyle aylıktan kesme cezasıyla cezalandırılmıştır. Mahkeme 14/11/2012 tarihli kararıyla başvurucunun İdareye sunduğu dilekçesindeki ifadelerin saygısızlık olarak nitelendirilemeyeceği gerekçesiyle dava konusu işlemin iptaline karar vermiştir. Bu karara yönelik temyiz istemi Danıştay Sekizinci Dairesinin 24/3/2015 tarihli kararıyla reddedilmiş ve anılan karar onanmıştır. iv. Hastalık raporunu en geç raporun düzenlendiği günü takip eden gün intikal ettirmediği gerekçesiyle başvurucu, İdarenin 22/5/2013 tarihli işlemiyle uyarma cezasıyla cezalandırılmıştır. Mahkemenin 29/3/2016 tarihli kararıyla soruşturma raporunun olayı tüm yönleriyle ortaya koyacak nitelikte olmadığı ve eksik incelemeye dayalı olarak hazırlandığı gerekçesiyle işlemin iptaline karar verilmiştir. Bu karara yönelik istinaf başvurusu Gaziantep Bölge İdare Mahkemesi 3. İdari Dava Dairesinin 23/12/2016 tarihli kararıyla reddedilmiştir. v. Başvurucunun, gerçeğe aykırı rapor ve belge düzenlemek, öğretim elemanı sıfatı ile bağdaşmayacak eylemde bulunmak fiillerini işlediğinden bahisle İdarenin 17/12/2013 tarihli işlemiyle hakkında kademe ilerlemesinin durdurulması cezası tesis edilmiştir. Elâzığ 1. İdare Mahkemesinin 3/2/2015 tarihli kararıyla, başvurucuya savunma hakkı tanınmadığı ve usulüne uygun soruşturma yürütülmediği gerekçesiyle dava konusu işlemin iptaline karar verilmiştir. Bu karara yönelik temyiz istemi Danıştay Sekizinci Dairenin 26/1/2017 tarihli kararıyla reddedilmiş ve anılan karar onanmıştır. vi. Doktora tezinde usulüne uygun olmayan alıntı yaparak "bir başkasının bilimsel eserinin veya çalışmasının tümünü veya bir kısmını kaynak belirtmeden kendi eseri gibi göstermek" şeklindeki disiplin suçunu işlediği gerekçesiyle başvurucunun üniversite öğretim üyeliği mesleğinden çıkarılması cezası ile cezalandırılması İdare tarafından teklif edilmiştir. Yükseköğretim Kurulu Başkanlığı (YÖK) Yüksek Disiplin Kurulu 12/9/2013 tarihinde teklifin reddine, başvurucunun eyleminin mevzuatta geçen diğer hükümler çerçevesinde değerlendirilmesi için İdareye gönderilmesine karar vermiştir. vii. Başvurucu hakkında tesis edilen üç farklı kademe ilerlemesinin durdurulması cezası, başvurucunun itirazı üzerine YÖK'ün muhtelif tarihli kararlarıyla kaldırılmıştır. Bu nedenle söz konusu işlemlerin iptali işlemiyle açılmış davalar hakkında Mahkemece farklı tarihlerde karar verilmesine yer olmadığına karar verilmiştir. 7. Başvurucu, kendisine verilen disiplin cezalarının mahkeme kararlarıyla iptal edilmesi nedeniyle uğradığını iddia ettiği zararların tazminine karar verilmesi talebiyle 26/5/2014 tarihinde tam yargı davası açmıştır. Dava dilekçesinde başvurucu; hakkında yürütülen disiplin soruşturmalarının ve cezalarının bir işkence aracı olarak kullanıldığını, bu yolla kendisine psikolojik taciz uygulandığını ileri sürmüştür. Ayrıca başvurucu süreç içinde psikolojik tedavi gördüğünü belirterek buna ilişkin raporları Mahkemeye sunmuştur. 8. Mahkeme 30/12/2014 tarihinde davanın reddine karar vermiştir. Kararın gerekçesinde; uyuşmazlık konusu olayda hizmet kusurunun bulunmadığı, başvurucunun ileri sürdüğü zararın muhtemel zarar kapsamında kaldığı, tam yargı davalarında ise ancak ilgilinin uğradığı gerçek zararların tazmininin amaçlandığı vurgulanarak başvurucunun iddiaları karşısında İdarenin tazminat ödemekle yükümlü tutulabilmesine olanak bulunmadığı ifade edilmiştir. 9. Başvurucu bu karara karşı temyiz talebinde bulunmuştur. Temyiz dilekçesinde başvurucu; görevine son verilmeden önce kendisine psikolojik şiddet uygulandığını, istifa etmeye zorlandığını, bu süreçte psikolojik tedavi görmek zorunda kaldığını ileri sürmüştür. Söz konusu raporları Mahkemeye sunmasına rağmen Mahkemece bu husustaki iddialarının dikkate alınmadığını vurgulayan başvurucu, mahkeme kararının bozulmasını talep etmiştir. 10. Danıştay Sekizinci Dairesi 30/5/2018 tarihinde, mahkeme kararının tazminat talebinin reddine ilişkin kısmının onanmasına; nispi vekâlet ücretine hükmedilmesine ilişkin kısmının ise bozulmasına karar vermiştir. Onama kararının gerekçesinde, mahkeme kararının ve dayandığı gerekçenin usule ve kanuna uygun olduğu ve bozulmasını gerektirecek bir neden bulunmadığı belirtilmiştir. 11. Nihai karar 6/8/2018 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. 12. Öte yandan İdare 5/2/2015 tarihinde, intihal yapıldığı gerekçesiyle başvurucunun doktora tezinin iptaline ve doktor unvanının geri alınmasına karar vermiştir. Açılan davada Elâzığ 1. İdare Mahkemesinin 29/9/2017 tarihli kararıyla işlemin iptaline karar verilmiştir. Kararda, konu ile ilgili bilirkişi raporlarına da dayanılarak intihal kapsam ve boyutuna ulaşmayan atıf ve alıntılama hataları nedeniyle tesis edilen işlemde hukuka uyarlık bulunmadığı belirtilmiştir. 13. Bununla birlikte başvurucu; görev yaptığı üniversitenin rektörü, rektör yardımcısı, fen edebiyat fakültesi dekanı ve Türk dili ve edebiyatı bölüm başkanı hakkında görevi kötüye kullanma suçunu işledikleri iddiasıyla suç duyurusunda bulunmuştur. Bingöl Cumhuriyet Başsavcılığı 13/7/2012 tarihinde soruşturma izni verilmesi için evrakın YÖK'e gönderilmesine karar vermiştir. YÖK 21/3/2013 tarihli işlemle ilgililer hakkında soruşturma açılmasına gerek olmadığına karar vermiştir. 14. Ayrıca başvurucu hakkında görev yaptığı üniversitenin rektörünün şikâyeti üzerine sesli ve görüntülü bir ileti ile hakaret suçundan ceza yargılaması yürütülmüştür. Bingöl 2. Asliye Ceza Mahkemesinin 10/6/2013 tarihli kararıyla başvurucunun eyleminin psikolojik tacizle ilgili bir yazıyı internet sitesinde yayımlamaktan ibaret olduğu, suç işleme kastıyla hareket etmediği belirtilerek beraatine karar verilmiştir. 15. Yine başvurucu, söz konusu kişiler hakkında adli yargıda tazminat davası açmıştır. Bingöl 2. Asliye Hukuk Mahkemesi söz konusu tazminat davasında somut olayda tazminat davasının kişiler aleyhine değil idareler aleyhine açılabileceğini belirterek davanın husumet yokluğundan reddine karar vermiştir. 16. Son olarak başvurucunun görev süresinin sona ermesi nedeniyle İdarenin 7/5/2013 tarihli işlemiyle yeniden atanmamak suretiyle görevine son verilmesine karar verilmiş ve bu tarihten itibaren Üniversiteyle ilişiği kesilmiştir. İşlemin iptali istemiyle açılan davada ilk olarak Mahkeme 10/4/2014 tarihinde davanın reddine karar vermiştir. Kararda, İdarenin görev süresini uzatmak hususundaki takdir yetkisine vurgu yapılmış; takdir yetkisinin kullanımı konusunda kamu hizmetinin gereklerine ve kamu yararına aykırılık bulunmadığı, işlemin tesisi sürecinde de usule uyulduğu belirtilmiştir. Danıştay Sekizinci Dairesi bu kararı onadıktan sonra karar düzeltme aşamasında başvurucunun karar düzeltme talebini kabul ederek Mahkemenin ret kararının bozulmasına karar vermiştir. Nihai olarak göreve son verme işleminin iptaline ilişkin olarak Erzurum 2. İdare Mahkemesi tarafından verilen karar Danıştay Sekizinci Dairesi tarafından onanmış, bu karara yönelik karar düzeltme talebi de 19/1/2022 tarihinde reddedilmiştir. 17. Ayrıca başvurucu hakkında Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde 3/8/2012 tarihinde "depresif duygu durumu, anhedoni ve insomnia" tanılarıyla tek hekim tarafından 10 gün, 28/8/2012 tarihinde aynı tanıyla sağlık kurulu tarafından 1 ay, Ankara Gazi Mustafa Kemal Hastanesinde 26/9/2012 tarihinde "depresif nöbet" tanısıyla 10 gün istirahat raporu düzenlenmiştir. IV. İLGİLİ HUKUK 18. İlgili hukuk için bkz. Mehmet Bayrakcı, B. No: 2014/8715, 5/4/2018, §§ 30-45; Ebru Bilgin [GK], B. No: 2014/7998, 19/7/2018, §§ 43-67, Türkan Aydoğmuş, B. No: 2018/19000, 12/1/2022, §§ 16-18. V. İNCELEME VE GEREKÇE 19. Anayasa Mahkemesinin 14/9/2022 tarihinde yapmış olduğu toplantıda başvuru incelenip gereği düşünüldü: A. Adli Yardım Talebi Yönünden 20. Başvurucu, bireysel başvuru harç ve masraflarını karşılama imkânının olmadığını belirterek adli yardım talebinde bulunmuştur. 21. Anayasa Mahkemesinin Mehmet Şerif Ay (B. No: 2012/1181, 17/9/2013) kararında belirtilen ilkeler dikkate alınarak geçimini önemli ölçüde güçleştirmeksizin yargılama giderlerini ödeme gücünden yoksun olduğu anlaşılan başvurucunun açıkça dayanaktan yoksun olmayan adli yardım talebinin kabulüne karar verilmesi gerekir. B. Kişinin Maddi ve Manevi Varlığını Koruma ve Geliştirme Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia 1. Başvurucunun İddiaları 22. Başvurucu; daha önce herhangi bir psikolojik sorunu olmamasına rağmen yaşadığı olaylar nedeniyle tedavi görmek zorunda kaldığını, yürütülen soruşturmalar sonucunda kendisine dokuz farklı disiplin cezası uygulandığını ve bunların yargı yoluyla iptal edildiğini belirtmiştir. Bununla birlikte süreç içinde doçentlik ve profesörlük başvurusu yapamadığını, ayrıca doktora tezinin iptal edilip doktor unvanının alındığını ve yeniden atanmamak suretiyle görevine son verildiğini, bunun öncesinde de baskılarla istifa etmeye zorlandığını ifade etmiştir. İleri sürdüğü olaylar bağlamında kendisine sürekli ve sistematik bir şekilde psikolojik taciz uygulandığını, bu hususta açtığı tam yargı davasının reddedildiğini vurgulayan başvurucu, özel hayata saygı hakkının ihlal edildiğini iddia etmiştir. 2. Değerlendirme 23. Anayasa'nın iddianın değerlendirilmesinde dayanak alınacak "Kişinin dokunulmazlığı, maddi ve manevi varlığı" kenar başlıklı 17. maddesinin birinci ve üçüncü fıkraları şöyledir: "Herkes, yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir. ... Kimseye işkence ve eziyet yapılamaz; kimse insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tabi tutulamaz." 24. Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucu tarafından yapılan hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp olay ve olguların hukuki tavsifini kendisi takdir eder (Tahir Canan, B. No: 2012/969, 1879/2013, § 16). Başvuruya konu şikâyetlerin tümü -Anayasa Mahkemesinin önceki kararları da dikkate alınarak- Anayasa'nın 17. maddesi kapsamında değerlendirilmiştir (Hüdayi Ercoşkun, B. No: 2013/6235, 10/3/2016, §§ 59, 60; Sümeyye Örnek, B. No: 2014/11091, 7/6/2017, § 16; Mehmet Bayrakcı, § 50; Ebru Bilgin, § 70; Türkan Aydoğmuş, § 22). 25. Anayasa’nın 17. maddesinin birinci fıkrasında, herkesin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahip olduğu belirtilmekte olup söz konusu düzenleme, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 8. maddesinde düzenlenen özel hayata saygı hakkı kapsamında güvence altına alınan fiziksel ve zihinsel bütünlüğün korunması hakkına karşılık gelmektedir (Sevim Akat Eşki, B. No: 2013/2187, 19/12/2013, § 30). 26. Anayasa Mahkemesi önceki kararlarında, Anayasa'nın 17. maddesinin birinci fıkrası ile üçüncü fıkrasının koruduğu temel haklara bir eylemin Anayasa'nın 17. maddesinin üçüncü fıkrasının kapsamına girebilmesi için asgari bir ağırlık düzeyine ulaşmış olması gerektiğine ve söz konusu ağırlık düzeyi belirlenirken gözönüne alınması gereken durumlara ilişkin ilkeler tespit etmiştir (Şehnaz Ayhan, B. No: 2013/6229, 15/4/2014, §§ 21-26; Işıl Yaykır, B. No: 2013/2284, 15/4/2014, §§ 31-36; Emel Leloğlu, B. No: 2013/3512, 17/7/2014, §§ 26-31; Hüdayi Ercoşkun, §§ 84-88; Hacer Kahraman, B. No: 2013/7935, 20/4/2016, §§ 51-56). Bu tespitler ışığında somut olaya konu muamelelerin uygulanış şekli ve yöntemi ile özellikle meydana getirdiği fiziksel ve ruhsal etkiler açısından başvurunun Anayasa’nın 17. maddesinin üçüncü fıkrası kapsamında değerlendirilmesi için gerekli olan asgari eşiği aştığı söylenemez. Bu nedenle başvurucunun şikâyetlerinin Anayasa’nın 17. maddesinin birinci fıkrası kapsamında değerlendirilmesi uygun görülmüştür (benzer yöndeki değerlendirmeler için bkz. Mehmet Bayrakcı, § 59; Ebru Bilgin, § 76, Türkan Aydoğmuş, § 24). a. Kabul Edilebilirlik Yönünden 27. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı anlaşılan kişinin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir. b. Esas Yönünden i. Genel İlkeler 28. Anayasa Mahkemesinin önceki kararlarında; çalışan bireylerin maddi ve manevi varlıklarının korunması bağlamında devletin Anayasa'nın 17. maddesinin yanı sıra 5., 12., 49. ve 56. maddeleri çerçevesinde üstlenmesi gereken negatif ve pozitif yükümlülüklerinin kapsamına, başta 3/5/1996 tarihli Gözden Geçirilmiş Avrupa Sosyal Şartı ile Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) bünyesinde imzalanan sözleşmeler olmak üzere uluslararası sözleşmelere taraf olan devletlerin taahhütlerine, bu doğrultuda hayata geçirilen düzenlemelere ilişkin açıklayıcı değerlendirmelere ve genel ilkelere yer verilmiştir (Mehmet Bayrakcı, §§ 61-72, Ebru Bilgin, §§ 79-83). 29. Söz konusu değerlendirmelerde Anayasa Mahkemesi, her somut olayın kendi bütünlüğü içinde değerlendirilmesi koşuluyla bireylerin çalışma ortamlarında maruz kaldıklarını ileri sürdükleri eylem, işlem ya da ihmallerin psikolojik taciz derecesine ulaşması için birtakım unsurların aranması gerektiğini vurgulamıştır. Bu bağlamda ILO ile Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığınca hazırlanan yayın ve raporlar da dikkate alındığında muamelelerin psikolojik taciz olarak vasıflandırılabilmesi için; i. İşyeri ile ilgili olarak işyerindeki yöneticiler ve/veya diğer çalışanlar tarafından gerçekleştirilmesi ya da bu tür müdahalelere göz yumulması, ii. Süreklilik arz edecek şekilde tekrarlanması, keyfîlik içermesi, sistemli ve kasıtlı olması, yıldırma ve dışlama amacı taşıması, iii. Mağdurun kişiliğinde, mesleki durumunda veya sağlığında zarar ortaya çıkaran ya da ciddi bir zarar tehlikesi içermesi gerekir (Mehmet Bayrakcı, § 69; Ebru Bilgin, § 80; Türkan Aydoğmuş, § 27). 30. Muamelelerin neden olduğu sonuçların boyutu mağdurun konumuna, muamelelerin süresine, sıklığına, kim ya da kimler tarafından gerçekleştirildiğine, mağdurun cinsiyetine, yaşına ve sağlık durumuna kadar birçok faktöre göre değişebilmektedir (Aynur Özdemir ve diğerleri, B. No: 2013/2453, 24/3/2016, § 79; Hacer Kahraman, § 69, Mehmet Bayrakcı, § 70, Ebru Bilgin, § 81; Türkan Aydoğmuş, § 28). 31. Yine bu değerlendirmelere göre çalışanların yaşamlarına etkisi bakımından çekilmez bir ağırlık ve yoğunluk derecesine ulaşarak onların manevi bütünlüklerini tehdit eden ve psikolojik taciz olarak nitelendirilen eylem, işlem ya da ihmaller konusunda Anayasa'nın 17. maddesinin birinci fıkrası kapsamında devletin üstlenmesi gereken pozitif yükümlülükler temel olarak şöyle sıralanabilir: i. Çalışanlara yönelen psikolojik taciz mahiyetindeki davranışların oluşmaması için önlemler alınması ii. Şikâyetleri etkili şekilde inceleyecek denetim mekanizmalarının oluşturulması iii. Pozitif ayrıcalıklar tanınması gereken çalışanların önündeki güçlüklerin kaldırılması ve kolaylaştırıcı imkânlardan yararlandırılmasının sağlanması iv. Yıldırıcı ve kasıtlı tutumlara maruz kalanların uğradıkları maddi ve manevi zararlarının giderilmesi ya da ortaya çıkan uyuşmazlıkların çözümüne ilişkin yasal altyapının oluşturulması ve suç teşkil eden durumlarda sorumluların yasal çerçevede cezalandırılmalarının sağlanması v. Oluşan zararların tazmin edilmesi amacıyla açılan davalarda mağdurların haklarını adil şartlarda savunabileceği etkili usule ilişkin güvencelerden yararlandırılması ve yargılamalar sonucunda temel hakların içerdiği güvenceleri koruyacak şekilde mahkemelerce ulaşılan sonuçların ilgili ve yeterli gerekçelerle açıklanması (Mehmet Bayrakcı, § 71; Ebru Bilgin, § 82; Türkan Aydoğmuş, § 29) 32. Anayasa Mahkemesince yapılan değerlendirmelerde mevzuatın yorumlanmasıyla ilgili sorunları çözmenin öncelikle derece mahkemelerinin yetki ve sorumluluk alanında olduğu da daha önceki kararlarda sıklıkla vurgulanmıştır. Sistemli ve kasıtlı olarak haksız şekilde gerçekleştirildiği iddia edilen eylem, işlem ve ihmallerin psikolojik taciz olarak değerlendirilip değerlendirilmeyeceğine yönelik yapılacak incelemede olayın tüm tarafları ile doğrudan temas hâlinde bulunan derece mahkemelerinin olayın koşullarını değerlendirmek açısından daha avantajlı konumda bulunduğu tartışmasızdır. Dolayısıyla Anayasa Mahkemesinin rolü bu kuralların yorumunun Anayasa’ya uygun olup olmadığını belirlemekle sınırlıdır (Aynur Özdemir ve diğerleri, § 81; Hacer Kahraman, § 70, Mehmet Bayrakcı, § 72, Ebru Bilgin, § 83; Türkan Aydoğmuş, § 30). ii. İlkelerin Olaya Uygulanması 33. Somut olayda başvurucunun haksız yere maruz kaldığını ileri sürdüğü işlemlerin başvurucunun yaşamına etkisi bakımından çekilmez bir ağırlık ve yoğunluk derecesine ulaşıp ulaşmadığı değerlendirilirken süreç içinde gerçekleşen vakıaların tümünün birlikte değerlendirilmesi gerektiği tartışmasızdır. 34. Başvurucu hakkında 2011 ila 2013 yıllarında dokuz farklı disiplin cezası tesis edilmiştir. Bu disiplin cezalarının üçü itiraz üzerine YÖK tarafından kaldırılmış, diğerleri hakkında ise derece mahkemelerince hukuka aykırı oldukları gerekçesiyle iptal kararları verilmiştir. Devam eden süreçte intihal gerekçesiyle başvurucunun doktora tezi iptal edilerek doktor unvanı geri alınmış, buna yönelik işlem de Mahkemece iptal edilmiştir. Bununla birlikte başvurucunun görev yaptığı üniversitenin rektörünün şikâyeti üzerine hakaret suçundan yürütülen yargılamada başvurucu beraat etmiştir. Ayrıca başvurucunun görev süresinin sona ermesi nedeniyle yeniden atanmamak suretiyle görevine son verilmesine ilişkin işlemin de iptaline karar verilmiştir. 35. Öte yandan söz konusu disiplin cezalarının tesis edildiği dönemde başvurucu hakkında "depresif duygu durumu, depresif nöbet, anhedoni ve insomnia" tanılarıyla sağlık raporları düzenlenmiştir. Bu bağlamda İdarenin yargı yerlerince iptal edilenbahse konu işlemlerinin başvurucunun yaşamına etkisi bakımından katlanılamaz bir ağırlık ve yoğunluk derecesine ulaşmadığı ve manevi bütünlüğünü tehdit etmediği, neticede psikolojik taciz boyutuna ulaşmadığı söylenemez. Dolayısıyla başvurucunun maddi ve manevi bütünlüğüne yönelik olarak ileri sürdüğü ihlal iddiasının yukarıda belirtilen ilkeler doğrultusunda devletin pozitif yükümlülükleri bağlamında ele alınması gerekir. 36. Başvurucu; derece mahkemelerine sunduğu dilekçelerde, hakkında yürütülen disiplin soruşturmalarının ve verilen disiplin cezalarının bir işkence aracı olarak kullanıldığını, kendisine psikolojik taciz uygulandığını ve bu süreçte tedavi görmek zorunda kaldığını ileri sürmüştür. Somut olay bakımından başvurucunun iki yıllık süreçte dokuz farklı disiplin cezasıyla cezalandırıldığı fakat bu yöndeki işlemlerin yargı yerlerince iptal edildiği veya YÖK tarafından kaldırıldığı, bununla birlikte aynı dönemde başvurucu hakkında psikolojik hastalık tanısı konulduğu görülmüştür. Derece mahkemeleri tarafından ise başvurucunun bu bağlamda bir sürece yayılan olaylar ile desteklenen ciddi iddiaları bulunmasına rağmen herhangi bir değerlendirme yapılmamıştır. Öyle ki başvurucunun psikolojik taciz iddialarına mahkeme kararının davanın özeti kısmında dahi yer verilmemiştir. 37. Öte yandan başvurucunun ilgili kişiler aleyhine adli yargıda açtığı tazminat davasında da kişiler aleyhine değil idareler aleyhine dava açılması gerektiği belirtilerek husumet yokluğundan davanın reddine karar verilmiştir. Bununla birlikte başvurucunun ilgili kişiler aleyhine görevi kötüye kullanma suçundan yaptığı şikâyet de YÖK tarafından soruşturma açılmasına gerek olmadığına karar verilmesi nedeniyle sonuçsuz kalmıştır. 38. Kamusal makamlar; psikolojik taciz oluşturan durumları tespitle yetinmemeli, bu tür davranışların oluşmaması ya da telafi edilmesi amacıyla etkili önlemleri hızla almalıdır. Kamusal makamların psikolojik taciz iddiaları karşısında hızlı davranarak gerçeği ortaya çıkarması, psikolojik tacizi ortadan kaldıracak, tekrarlamasını önleyecek tedbirleri alması ve mağdurun zararlarının giderilmesini sağlamasının bir yandan kamusal hizmetin etkin bir şekilde yürütülmesine hizmet edeceği, diğer yandan kişinin maddi ve manevi varlığının korunması bağlamındaki pozitif yükümlülüğün gereği olduğu söylenebilir. Bununla birlikte somut olaydaki tam yargı davasının maddi ve manevi varlığın korunması ve geliştirilmesi hakkı bağlamında giderim sağlayacak yol olduğu tartışmasızdır. Ancak mevcut başvurunun koşullarında tam yargı davasının reddedilmesi nedeniyle başvurucunun var olduğu açık olan manevi zararlarının tazmin edilemediği görülmüştür. Bu bağlamda Mahkemece ulaşılan ret sonucunun kişinin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkının içerdiği güvenceleri koruyacak, başvurucunun zararlarını tazmin edecek şekilde ilgili ve yeterli gerekçeler içermediği sonucuna ulaşılmıştır. 39. Sonuç olarak somut başvuruda kamusal makamlar tarafından etkili önlemler alınmaması ve yürütülen tam yargı davasında derece mahkemelerince ulaşılan sonuçların ilgili ve yeterli gerekçelerle açıklanmaması nedeniyle kişinin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkı kapsamında kamusal makamlarca üstlenilmesi gereken pozitif yükümlülüklerin yerine getirilmediği kanaatine varılmıştır. 40. Açıklanan gerekçelerle başvurucunun Anayasa'nın 17. maddesinde güvence altına alınan kişinin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir. C. Giderim Yönünden 41. Başvurucu, ihlalin tespiti ile maddi ve manevi tazminat taleplerinde bulunmuştur. 42. Tespit edilen ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılmasına ilişkin usul ve esaslar 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun'un 50. maddesinde yer almaktadır. 43. Başvuruda tespit edilen hak ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunmaktadır. Bu kapsamda kararın gönderildiği yargı mercilerince yapılması gereken iş, yeniden yargılama işlemlerini başlatmak ve Anayasa Mahkemesini ihlal sonucuna ulaştıran nedenleri gideren, ihlal kararında belirtilen ilkelere uygun yeni bir karar vermektir (6216 sayılı Kanun'un 50. maddesinin (2) numaralı fıkrasında düzenlenen bireysel başvuruya özgü yeniden yargılama kurumunun özelliklerine ilişkin kapsamlı açıklamalar için bkz. Mehmet Doğan [GK], B. No: 2014/8875, 7/6/2018, §§ 54-60; Aligül Alkaya ve diğerleri (2), B. No: 2016/12506, 7/11/2019, §§ 53-60, 66; Kadri Enis Berberoğlu (3) [GK], B. No: 2020/32949, 21/1/2021, §§ 93-100). 44. Öte yandan ihlalin niteliğine göre yeniden yargılamanın yeterli bir giderim sağlayacağı anlaşıldığından başvurucunun tazminat taleplerinin reddine karar verilmesi gerekir. VI. HÜKÜM Açıklanan gerekçelerle; A. Adli yardım talebinin KABULÜNE, B. Kişinin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA, C. Anayasa’nın 17. maddesinde güvence altına alınan kişinin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE, D. Kararın bir örneğinin kişinin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkının ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere Elâzığ 2. İdare Mahkemesine (E.2014/646, K.2014/1332) GÖNDERİLMESİNE, E. Başvurucunun tazminat taleplerinin REDDİNE, F. Kararın bir örneğinin bilgi için Danıştay Sekizinci Dairesine ve Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE 14/9/2022 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.

  • ADLİ YARDIM TALEBİNİN REDDİNE KARŞI İTİRAZ DİLEKÇESİ

    ADANA NÖBETÇİ AİLE MAHKEMESİNE Gönderilmek üzere ADANA ... AİLE MAHKEMESİNE DOSYA NO : İTİRAZ EDEN DAVACI : VEKİLİ : Av. Esmanur KILIÇMAN ERDEM Çınarlı Mah. İnönü Cad. Günep Kuruköprü İş Merkezi Kat:6 No:610 Seyhan/ADANA İTİRAZ KONUSU: Adli yardım talebimizin reddine ilişkin karar karşı itirazımızdır. AÇIKLAMALAR : 1) ..... tarihinde Adana .. Aile Mahkemesinden Ek'te yer alan belgelerin sunulması yolu ile tarafımızca adli yardım talebinde bulunulmuş olup Mahkemece verilmiş olan ..... tarihli ara karar ile ''davacının kendisi ve ailesinin geçimini önemli ölçüde zor duruma düşürmeksizin gereken yargılama ve takip giderlerini kısmen veya tamamen ödeme gücünden yoksun olduğu yönünde dosyaya yeterli belge sunulmadığından ve mahkememizde bu yolda kanaat oluşmadığından'' bahisle adli yardım talebimiz reddedilmiştir. Ancak verilen karar hakkaniyete aykırı olup buna ilişkin itirazımın kabul edilerek tekrar değerlendirilmesi gerekmektedir. 2) Şöyle ki; bir davanın açılabilmesi veya açılmış olan bir davanın takip edilebilmesi, belli bir ekonomik maliyeti gerektirmektedir. Bir davada yapılan masraflar kişilerin ekonomik durumlarına göre değişmediğinden yoksul kişilerin yargılama harç ve giderlerinden sorumlu tutulması doğru olmayacaktır. Zira yoksul kişilerin dava açmaları oldukça zordur. Bu nedenle yoksul bir kişinin gerekli harç ve giderleri ödeyememesi nedeniyle haklı olduğu bir konuda dava açamaması mümkündür. Buna ilişkin olarak Anayasa’nın 2. maddesinde Türkiye Cumhuriyeti’nin “sosyal bir hukuk devleti” olduğu belirtilmektedir. “Sosyal Hukuk Devleti'nin en önemli özelliklerinden biri vatandaşların tüm haklarının hukuki güvenceye kavuşturulmasıdır. Vatandaşların ekonomik durumuna göre hukuki güvencenin değişmemesi sosyal hukuk devletinin gereğidir. Sosyal hukuk devletinin bir gereği olarak mahkemeler önünde tarafların sahip olduğu hak ve yükümlülüklerde bir denge sağlanmalı ve yargılamanın sonuna kadar bu denge korunmalıdır. Ekonomik olarak güçsüz kişilere adli yardımda bulunulması bu dengeyi sağlayıcı bir işlev görevi görür. Kişilerin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkesi ile bağdaşmayacak şekilde sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri Devlet, Anayasa’nın 5. maddesi gereğince ortadan kaldırmak zorundadır. Yani, hak arama özgürlüğünün kullanımını güçleştiren ekonomik ve sosyal engelleri ortadan kaldırmak devletin başlıca görevlerindendir. İşte, adli yardım kurumu devletin bu görevini yerine getirebileceği bir araçtır. (Alim Taşkın, “Adli Yardımın İşlevi ve Yardım Giderlerinin Geri Alma Zamanı”, Türkiye Barolar Birliği Dergisi, S. 1999/3, s. 834.) 3) Anayasa madde 10’da düzenlenen “kanun önünde eşitlik” ilkesi de kişilere yeterli hukuki güvence sağlanmasını gerektirir. Diğer bir ifade ile kişiler bir ekonomik sıkıntı kaygısı yaşamadan haklarını arayabildikleri ölçüde “kanun önünde eşitlik” ilkesi yaşama geçirilmiş olur. Anayasa’nın “hak arama hürriyeti” başlıklı 36. Maddesinde ise herkesin, meşru vasıta ve yollardan faydalanarak yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunmada bulunma hakkına sahip olduğu belirtilmektedir. Bu düzenleme, ekonomik koşulları ne olursa olsun bütün yurttaşların mahkemelerde dava açabilmeleri veya savunmada bulunabilmeleri ile bir anlam ifade eder. İşte, “sosyal hukuk devleti”, “kanun önünde eşitlik”, “hak arama özgürlüğü” ilkeleri adli yardım kurumunun düzenlenmesini zorunlu kılmıştır. Böylece, yoksul kimselerin mahkemelerde dava açabilmelerine ve savunmada bulunabilmelerine imkân sağlanmıştır. 4) Adli yardım, Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 334 ile 340 maddeleri arasında düzenlenmiştir. Buna göre, kendilerinin ve ailelerinin geçimini önemli ölçüde zora sokmaksızın yargılama giderlerini kısmen veya tamamen ödeyemeyecek durumda olan kişiler, haklı oldukları yönünde bir kanaat uyandırdıkları takdirde yargılama giderlerinden geçici olarak muaf tutulurlar. 5) Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama, maddi ve manevi varlığını geliştirme hakkına sahiptir (Ay. m. 17) Bu nedenle, bu temel hakkın doğal sonucu olarak yeme-içme, giyinme, barınma, sağlık, ulaşım, kültür gibi kişinin maddi varlığını geliştirmek için zorunlu harcamaları karşılayacak düzeyde geliri olmayanları yoksul kabul etmek gerekir. Adli yardım için genel anlamda yoksulluk değil, nispi bir yoksulluk aranmaktadır. Adli yardım talebinde bulunan kişi, genel olarak yoksul olmayabilir; ancak, yargılama giderlerini ödediği takdirde kendisinin ve ailesinin geçimi önemli ölçüde sıkıntıya düşecekse, yoksulluk koşulu var sayılır. 6) Ortalama bir geçim düzeyine sahip olmakla beraber dava nedeniyle yapmak zorunda olduğu giderler nedeniyle önemli ölçüde maddi sıkıntıya düşecek olan kişiler HMK gereğince yoksul sayılırlar. Bu nedenle, bir devlet memuru bile bir davanın gerektirdiği harç ve gideri karşıladığında kendisinin ve ailesinin geçimi önemli ölçüde sıkıntıya düşecekse adli yardımdan yararlanabilir. 7) Adli yardım koşullarının bulunup bulunmadığı konusunda çok katı davranmayı gerektirecek bir durum bulunmamaktadır. Çünkü adli yardım, yargılama giderlerinde geçici bir muafiyet sağladığından, adli yardımda bulunan kişinin davayı kaybetmesi halinde zaten yargılama giderlerini ödemek zorunda kalacaktır. 8) Tüm bu açıklamalar doğrultusunda ve dava dilekçesi ekinde sunduğumuz belgeler çerçevesinde müvekkilin yargılama giderlerini kısmen veya tamamen ödeme gücünden yoksun olduğu açıkça ortada olup adli yardım talebimizin kabul edilmemesi durumunda müvekkilin davayı takip etmekte güçlük çekeceği aşikardır. Bu nedenle mahkemece verilmiş olan adli yardım talebimizin reddine ilişkin karara HMK madde 337-2'ye göre süresinde itiraz ediyoruz. ( HMK madde 337-2: ''Adli yardım talebinin reddine ilişkin kararlara karşı, tebliğinden itibaren bir hafta içinde kararı veren mahkemeye dilekçe vermek suretiyle itiraz edilebilir. Kararına itiraz edilen mahkeme, itirazı incelemesi için dosyayı o yerde adli yardım talebi yapılan hukuk mahkemesinin birden fazla dairesinin bulunması hâlinde, numara olarak kendisini izleyen daireye, son numaralı daire için birinci daireye, o yerde adli yardım talebi yapılan hukuk mahkemesinin tek dairesi bulunması hâlinde ise aynı işlere bakmakla görevli en yakın mahkemeye gönderir. İtiraz incelemesi neticesinde verilen karar kesindir.'') 9) Yukarıda izah ettiğimiz nedenlerle adli yardım talebimin reddine dair itirazımın kabul edilerek talebimizin tekrar değerlendirmesini talep etme zorunluluğu hasıl olmuştur. HUKUKİ SEBEPLER: 6100 sayılı HMK madde 334,335,336,337,338,339,340 DELİLLER: 1) Dosya içerisinde yer alan adli yardım talebimizi içerir belgeler 2) ...... Aile Mahkemesinin .... tarihli ara kararı TALEP VE SONUÇ: Yukarıda açıkladığımız nedenlerle, adli yardım talebimizin reddine dair karara ilişkin itirazımızın kabul edilerek mahkemenizce tekrar değerlendirmesini vekaleten talep ederiz. ../../2023 Davacı Vekili Av. Esmanur KILIÇMAN ERDEM

  • BANKALAR HAFİF KUSURLARINDAN DAHİ SORUMLUDUR.

    YARGITAY HUKUK GENEL KURULU Esas Numarası: 2017/3092 Karar Numarası: 2020/400 Karar Tarihi: 16.06.2020 1. Taraflar arasındaki “menfi tespit-istirdat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, İzmir 2. Tüketici Mahkemesince davanın davalı ... yönünden kabulüne, Finansbank A.Ş yönünden kısmen kabulüne ilişkin verilen karar davacı vekili ve davalı banka vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 19. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davalı banka vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi: 4. Davacı vekili 22.07.2013 tarihli dava dilekçesinde; müvekkilinin davalı bankanın kredi kartını kullandığını, davalı bankaya bir ekstre dönemi içinde yapılan harcamaların toplamının 700,00TL'ye ulaştığında SMS yoluyla tarafına bildirim yapılmasına dair talimat verdiğini, müvekkilinin kredi kartını kullanması için kardeşine verdiğini, ancak diğer davalı ...'in kredi kartını ele geçirerek müvekkilinin bilgisi haricinde kullandığını, ceza yargılamasında davalı ...'in harcamaları kendisinin yaptığını kabul ettiğini, davalı bankanın harcama miktarının 700,00TL’yi geçmesine rağmen müvekkilini bilgilendirmediğini, dolayısıyla diğer davalı ile birlikte müteselsilen ve müştereken sorumlu olduğunu ileri sürerek kredi kartıyla müvekkilin bilgisi ve rızası dışında yapılan harcamaların davalılardan müteselsilen ve müştereken tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı: 5.1. Davalı banka vekili 26.09.2013 tarihli cevap dilekçesinde; davacının kredi kartını rızası ile başkasına teslim ederek şifresini paylaştığını, yapılan harcamaların şifre ile yapıldığını, müvekkilinin yapılan her bir harcamadan davacıyı bilgilendirme gibi bir yükümlülüğünün bulunmadığını, davacının tamamen kusurlu olduğunu belirterek davanın reddine karar verilmesini istemiştir. 5.2. Davalı ..., davaya cevap vermemiştir. Mahkeme Kararı: 6. İzmir 2. Tüketici Mahkemesinin 23.10.2014 tarihli ve 2013/1169 E.,2014/1810 K. sayılı kararı ile; davalı ...'in davacıya ait kredi kartından davacının bilgisi ve rızası haricinde harcama yaptığı, anılan davalının ceza yargılaması sonucunda mahkumiyetine karar verildiği, bu davalının harcamaların tamamından sorumlu olduğu, davacının kartın ve bilgilerinin üçüncü kişiye geçmesinde %50 oranında müterafik kusurunun bulunduğu, davalı bankanın davacının talimatına rağmen davacıya bilgilendirme mesajı göndermediği, objektif özen yükümlülüğünü yerine getirmediği, mesaj gönderilmesi hâlinde zararın büyümesinin önlenebileceği, bu nedenle davalı bankanın da %50 oranında kusurlu olduğu gerekçesiyle davanın davalı ... yönünden kabulüne, Finansbank A.Ş yönünden kısmen kabulü ile 19.086,99TL'den davalı ...Ş'nin 9.493,49TL sorumlu olması kaydı ile davalılardan dava tarihinden itibaren işleyecek avans faizi ile birlikte müştereken ve müteselsilen tahsili ile davacıya verilmesine karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı: 7. İzmir 2. Tüketici Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili ve davalı banka vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 8. Yargıtay 19. Hukuk Dairesince 07.12.2015 tarihli ve 2015/2560 E.,2015/16391 K. sayılı kararı ile; “…Dava, kredi kartı üyelik sözleşmesi uyarınca davacıya verilen kredi kartından yapılan harcamalardan dolayı davacının borçlu olmadığının tespiti ile bu harcamalardan dolayı haksız yere yapılan ödemenin istirdatı istemine ilişkindir. Kredi kartının kural olarak kart üzerinde adı soyadı yazılı kart hamili tarafından ve kredi kartı sözleşmesi hükümlerine uygun şekilde kullanılması gerekir. Kartın başka bir kişiye devri ya da kullandırılması yasak olup bu şekildeki bir davranış kredi kartı sözleşmesine aykırılık oluşturur. Bunun sonucu olarak kredi kartını kendi iradesi ile başkasına devredip kullandıran kart hamili, bu kart ile yapılacak harcamalardan sorumlu olacaktır. Eğer kredi kartını hamilin bilgisi ve iradesi tahtında kullanan 3. kişi, bu kullanımın hukuka aykırı olduğunu biliyorsa ya da onun kullanımındayken bir başkası tarafından ele geçirilerek kart kullanılmış ise, haksız fiil faili olarak onların da müteselsilen sorumluluğundan söz edilebilecektir. Yukarıda yapılan açıklamalar ışığında somut olaya gelince; davacının dava konusu kredi kartını kendi rızası ile kardeşine verdiği, kardeşinin kullanımında iken kredi kartının davalı ... tarafından ele geçirilerek dava konusu harcamaların yapıldığı konusunda ihtilaf bulunmamaktadır. O halde davacı kart hamili davalı ... ile birlikte dava konusu yapılan harcamalardan dolayı davalı bankaya müteselsilen sorumlu olup, davalı bankaya atfı kabil kusur bulunmamaktadır. Ayrıca davalı ... dava konusu harcamaların tamamından haksız fiil hükümlerine göre davacıya karşı sorumludur. Mahkemece anılan bu yönler gözetilmeden eksik inceleme ve yanılgılı değerlendirme sonucu yazılı şekilde hüküm kurulması doğru değildir…”gerekçesi ile karar bozulmuştur. Direnme Kararı: 9. İzmir 2. Tüketici Mahkemesinin 01.06.2017 tarihli ve 2016/795 E., 2017/244 K. sayılı kararı ile; “…Yargıtay bozma kararında "kart güvenliği"nin esas alındığı, ancak kredi kartının kullanıcısı olan davacının ekonomik güvenliğine önem verilmediği, kart güvenliğinin davacı tüketici tarafından ihlal edildiği hususunda taraflar arasında herhangi bir tartışma bulunmadığı, kart sahibinin söz konusu kusuru ile somut bir zararın meydana geldiği, ancak bankanın kart kullanıcısının ekonomik güvenliğinin bir parçası olan talimatın gereğinin yerine getirilmemesinin tüketiciyi öngörülemez, belirlenemez maddi bir yükümlülük altına soktuğu, bankanın kart hamili olan davacının verdiği talimata aykırı davrandığı, bu nedenle zararın arttığı, SMS gönderiminin bilgilendirme amaçlı olduğu, güvenlik amacı taşımadığı iddia edilmiş ise de bankanın tacir olduğu, tüketiciye göre daha güçlü konumda bulunup objektif özen yükümlülüğüne aykırı davrandığı, ... tarafından yapılan harcamalarda tüketici olan davacının talimatına rağmen banka tarafından bildirim yükümlülüğünün yerine getirilmediğinden bankanın kusurlu olarak zararın artmasına sebebiyet verdiği, SMS gönderilmesi hâlinde zararın büyümesinin önleneceğinden bankanın gerçekleşen olayda %50 oranında kusurlu olduğu…” gerekçeleriyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi: 10. Direnme kararı süresi içinde davalı banka vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK 11. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davacının dava konusu kredi kartını rızası ile kardeşine verdiği, kardeşinin kullanımında iken kredi kartının davalı ... tarafından ele geçirilerek dava konusu harcamaların yapıldığı eldeki davada, davalı bankanın kusurunun bulunup bulunmadığı, varılacak sonuca göre davalı bankanın yapılan harcamalardan dolayı sorumluğunun bulunup bulunmadığı noktasında toplanmaktadır. III. GEREKÇE 12. Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle bankaların sorumluluğuna ilişkin yasal düzenlemelerin açıklanmasında yarar vardır. 13. 5411 sayılı Bankacılık Kanunu’nun 6.maddesinin 1.fıkrasında; Türkiye'de bir bankanın kurulmasına veya yurt dışında kurulmuş bir bankanın Türkiye'deki ilk şubesinin açılmasına, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulunun alacağı kararla izin verileceği belirtilmiştir. Aynı Kanunun 3. maddesinde; yazılı ya da sözlü olarak veya herhangi bir şekilde, halka duyurulmak suretiyle ivazsız veya bir ivaz karşılığında, istendiğinde ya da belli bir vadede geri ödenmek üzere kabul edilen para, mevduat olarak tanımlanmış ve anılan Kanun’un 60. maddesinin 1. fıkrasında; kredi kuruluşları ile özel kanunlarına göre yetkili olanlar dışında hiçbir gerçek veya tüzel kişinin, aslen veya fer'an meslek edinerek mevduat veya katılım fonu kabul edemeyeceği, ticaret unvanları ve kamuya yapacakları açıklamalar ile ilân ve reklamlarında bu izlenimi yaratacak ifade ve deyimleri kullanamayacağı düzenlenmiştir. Ayrıca 5411 sayılı Kanun’un 63. maddesi gereğince halkın parasının bankalarca değerlendirilmesi sırasında halka güven vermek için kredi kuruluşları (mevduat bankaları ile katılım bankaları) tasarruf mevduatı ve gerçek kişilere ait katılım fonlarının Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu tarafından sigorta edileceği açıklanmıştır. 14. Bu düzenlemelerden anlaşılacağı üzere bankalar, özel yasa ile kurulan ve kendilerine alanlarında çeşitli imtiyazlar tanınan, topladıkları mevduatı ve katılım fonlarını sahteciliklere karşı özenle korumak zorunda olan kuruluşlardır. Bankalar sahip oldukları bu vasıfları sebebiyle bankacılık işlemlerinin güvenilen tarafı konumundadırlar. Bu durum, bankaların bir güven kurumu olarak kabul edilmesini ve bankanın sorumluluğunun özel güven sebebiyle ağırlaştırılmasını gerektirir (Battal, A.; Güven Kurumu Nitelendirmesi Işığında Bankaların Hukuki Sorumluluğu, Ankara 2001, s. 106). O hâlde, bankalar, ağırlaştırılmış sorumluluğun bir gereği olarak objektif özen yükümlülüğü altında bulunmakta olup, buna karşılık hafif kusurlarından dahi sorumludurlar. Ayrıca, bu sorumluluğu kaldırmaya yönelik sözleşmeler de geçerli değildir. Zira sorumsuzluk sözleşmesi hükümlerine sınırlama getiren 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu (TBK)’nun115/3 ve 116/3. maddeleri gereğince, özel yasa ile kuruldukları ve kendilerine alanlarında çeşitli imtiyazlar tanındığı için bankaların, hafif kusurlarından dolayı ortaya çıkan sorumluluğunu kaldıran sözleşme hükümleri geçersiz olacaktır. 15. 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu (TTK)’nun 18. maddesinin 2. fıkrası gereğince; tacir, ticaretine ait bütün faaliyetlerinde basiretli iş adamı gibi hareket etmesi lazımdır. Ancak bankaların, tacir olarak bütün işlemlerinde basiretli davranma yükümlülüğü herhangi bir tacirden farklılık arz etmektedir. Bu sebeple bankalardan beklenen basiret ölçüsü ve özen yükümlüğü şüphesiz daha ağırdır. Özellikle birer itimat kurumu olan bankaların, aldıkları mevduatları sahtecilere karşı özenle koruma yükümlülüğünün daha da arttığının kabul edilmesi gerekmektedir (Yılmaz, S.; Hukuki Açıdan İnternet Bankacılığı, Ankara, 2010, s. 152). 16. 5464 sayılı Banka Kartları ve Kredi Kartları Kanunu'nun “Kart kullanımına ilişkin yükümlülükler”başlıklı 15. maddesinde "Kart kullanımından doğan sorumluluk, sözleşme imzalandığı ve kartın zilyetliğine geçtiği veya fizikvarlığı bulunmayan kart numarasının öğrenildiği andan itibaren, kart hamiline aittir. Kartın imza hanesinin kart hamili tarafından imzalanmış olması zorunludur. Üye işyerinin talep etmesi durumunda kart hamili, kartın kullanımı sırasında kimlik belgesi ibraz etmek zorundadır. Bu Kanunun 20 nci maddesi uyarınca harcama belgesi düzenlenmeksizin çeşitli iletişim araçları yoluyla veya sipariş formu vasıtasıyla yapılan mal ve hizmet alımlarındaki hukuka aykırı kullanımlardan kaynaklanan zararlardan kart hamili sorumlu tutulamaz." düzenlemesi, “Bildirim zorunluluğu” başlıklı 16. maddesinde "Kart hamili, kendisine tevdi edilen kartı ve kartın kullanılması bir kod numarası, şifre veya kimliği belirleyici başka bir yöntemin kullanılmasını gerektiriyorsa bu bilgileri güvenli bir şekilde korumak ve başkaları tarafından kullanılmasına engel olacak önlemleri almak, kartın kaybolması, çalınması veya iradesi dışında gerçekleşmiş herhangi bir işlemi öğrenmesi halinde kart çıkaran kuruluşu derhal haberdar etmek zorundadır" düzenlemesi yer almakta, Aynı Kanunun 18. maddesinin 2. fıkrasında "Üye işyerleri, 20 nci madde uyarınca harcama belgesi düzenlenmeksizin çeşitli iletişim araçları yoluyla veya sipariş formu vasıtasıyla işlem yapılmasına olanak sağlamak üzere kuracakları sistemlerin güvenli bir şekilde çalışmasını temin etmekle yükümlüdür."hükmübulunmaktadır. 17. Bu aşamada müterafik (ortak) kusur kavramından bahsedilmesi yararlı olacaktır. 18. Sorumluluk şartları gerçekleştiği takdirde, zarar veren, zarar görenin mal varlığında meydana gelen eksilmeyi gidermek zorundadır. Maddi tazminatın amacı, zarar verici olay meydana gelmese idi, zarar gören hangi durumda bulunacak idiyse o durumun yeniden kurulmasıdır. Başka bir deyişle maddi tazminat, zarar görenin mal varlığında meydana gelen eksilmeyi karşılamalı ve zararın tamamını gidermelidir. Zira tazminatın amacı, zarar vereni cezalandırmak veya zarar göreni zenginleştirmek değildir. Ancak zararlı sonucun doğmasına zarar veren yanında zarar görenin kusuru veya bazı durum ve davranışları ya da umulmayan olaylar da katkıda bulunmuşsa tazminattan belirli bir indirim yapılması hakkaniyete daha uygun düşmektedir. Bu düşünce ile tazminattan indirim sebepleri 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu ve diğer bazı özel kanunlarda düzenlenmiştir. 19. Tazminattan indirim sebeplerinin en önemlileri ise 6098 sayılı TBK’nın 51. ve 52. maddelerinde belirtilen sebeplerdir. Tazminattan indirim sebepleri, özel hükümler mevcut olmadıkça akdi sorumlulukta da uygulanacaktır. Zira 6098 sayılı TBK’nın 114. maddesi delaletiyle haksız fiil sorumluluğuna ilişkin hükümler kıyas yoluyla sözleşmeye aykırılık hâllerinde de uygulanacaktır. 20. 6098 sayılı TBK m. 52. maddesinin 1. fıkrası; “Zarar gören, zararı doğuran fiile razı olmuş veya zararın doğmasında ya da artmasında etkili olmuş yahut tazminat yükümlüsünün durumunu ağırlaştırmış ise hâkim, tazminatı indirebilir veya tamamen kaldırabilir.” hükmünü haizdir. Görüldüğü üzere bu fıkra daha çok zarar görenle ilgili olup “hiç kimsenin kendi kusurundan yararlanamayacağı” yönündeki genel hukuk ilkesinin etkisiyle düzenlenmiştir. Buna göre zarar görenin rızası ile zarar görenin kendi kusuru tazminattan indirim sebebi olarak öngörülmüştür. 21. Zarar görenin kendi kusurunda, kişinin kendisine zarar veren bir hareket tarzı söz konusudur. Zarar görenin kendi kusuru, akıllıca iş gören, mantıklı bir kişinin, kendi yararı gereği zarara uğramamak için kaçınacağı veya kaçması gereken bir eylemi olarak nitelendirilmelidir. Zarar görenin kusuruna ortak kusur, birlikte kusur veya müterafik kusur da denilmektedir (Tandoğan, H.: Türk Mesuliyet Hukuku, Ankara, 1961, s. 318.). 22. Müterafik (ortak) kusur, makul bir kimsenin kendi yararına sakınmak zorunda olduğu düşüncesiz, dikkatsiz bir hareket tarzıdır. Müterafik (ortak) kusur kasdi olabileceği gibi, ihmal şeklinde de ortaya çıkabilir. Zarar görenin müterafik (ortak) kusuru tespit edilirken, aynen zarar verenin kusurunda olduğu gibi objektif kusur kriterlerine başvurulmalı, yani objektifleştirilmiş kusur kavramı esas alınmalıdır. Zarar görenin müterafik kusuru illiyet bağını kesecek yoğunlukta ise zarar veren sorumluluktan kurtulacak ve tazminat ödemeyecektir. Buna karşılık zarar görenin müterafik (ortak) kusuru bu yoğunlukta değilse ortak sebep olarak tazminattan indirim sebebi teşkil edecektir. Zira bu hâlde zarar görenin kusuru, diğer ortak sebepler arasında kısmi bir sebep olarak zararın doğmasına veya artmasına katkıda bulunmuştur (Eren, F.; Borçlar Hukuku Genel Hükümler, Ankara, 2017, s. 791). 23. Başka bir deyişle zarar görenin davranışının illiyet bağını kesecek yoğunlukta olup olmadığı tespit edildikten sonra zarar görenin müterafik (ortak) kusuru belirlenerek sorumluluk paylaştırılıp tazminattan indirim yapılacaktır. 24. 6098 sayılı TBK’nın 52. maddesinin 1. fıkrası zarar görenin sadece kusurundan söz etmekte ise de bazı hâllerde zarar görenin kusursuz davranışı da zararın ortak sebebi olabilmektedir. 25. Yukarıda yapılan açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; İzmir 7. Asliye Ceza Mahkemesinin 2013/256 E. sayılı dosyasında; Necla Yılmaz'ın katılan, ...'in sanık olarak yargılandığı, İzmir Cumhuriyet Başsavcılığının 27.02.2013 tarihli ve 2013/7791 sayılı iddianamesi ile sanığın başkasına ait banka veya kredi kartının izinsiz kullanılması suretiyle yarar sağlama suçundan 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu (TCK)’nun 245/1 ve 53/1-2 maddeleri uyarınca cezalandırılması talebiyle dava açıldığı, sanığın suça konu kartı, kart sahibinin rızası dışında kullandığı kabul edilerek katılana ait Finansbank Bornova Şubesinden verilme kredi kartını bir şekilde ele geçirerek değişik yerlerden toplam 19.089,00TL’lik harcama yapmak suretiyle banka ve kredi kartını kötüye kullanmaktan sabit olan eylemine uyan TCK’nın 245/1. maddesi gereğince cezalandırılmasına karar verildiği, verilen kararın Yargıtay 8. Ceza Dairesince onandığı görülmüştür. 26. Eldeki davada davacının kredi kartını kardeşine kullandırmak suretiyle kredi kartı sözleşmesine aykırı davranışta bulunduğu sabit olup, bu hususta Özel Daire ile yerel mahkeme arasında uyuşmazlık bulunmamaktadır. Ancak kredi kartı hamili olan davacı, bankaya talimat vererek dönem içi harcamalarının 700,00TL'ye ulaşması hâlinde kendisine SMS ile bilgi verilmesini talep etmiş, dosya kapsamı ve kayıt altına alınan telefon görüşmelerinden talimatın varlığı belirlenmiştir. Davaya konu harcamalardan ilk harcama ... tarafından 18.01.2013 tarihinde 100,00TL olarak yapılmış, öncesinde davacının harcamaları ile birlikte 700,00TL'yi aştığı hâlde davacıya bilgi verilmemiştir. Davalı ... kredi kartı ile alışveriş yapmaya devam etmiş, davaya konu tutara ulaşılmıştır. Bu nedenle ... tarafından yapılan harcamalarda tüketici olan davacının talimatına rağmen banka tarafından bildirim yükümlülüğü yerine getirilmediğinden, banka kusurlu olarak zararın artmasına sebebiyet vermiştir. Banka tarafından SMS mesajı gönderilmesi hâlinde zararın büyümesi önleneceğinden, birer itimat kurumu olan bankaların objektif özen borcunun gereği olarak hafif kusurlarından dahi sorumlu bulunmaları karşısında davacının zararından sorumlu olduğu kabul edilmelidir. 27. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında kredi kartını kendi iradesi ile başkasına devredip kullandıran kart hamilinin bu kart ile yapılacak harcamalardan sorumlu olacağı, davalı bankaya atfı kabil kusur bulunmadığı, bu nedenle hükmün bozulması gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de, bu görüş Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir. 28. Hâl böyle olunca; yerel mahkemece bankanın da kusurlu olduğuna yönelik verilen direnme kararı yerindedir. 29. Ne var ki, kusur oranı Özel Dairece incelenmediğinden, bu konuda inceleme yapılmak üzere dosya Özel Daireye gönderilmelidir. Açıklanan nedenlerle; Direnme kararı yerinde olup kusur oranına ilişkin diğer temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın YARGITAY 19. HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE, HUMK’nın 440/III-1. maddesi gereğince karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere 16.06.2020 tarihinde yapılan ikinci görüşmede oy çokluğu ile karar verildi.

  • ARAÇTA OLUŞAN DEĞER KAYBI

    Geçirdiğiniz bir trafik kazası sebebiyle aracınızda hasar meydana gelmiş olabilir. Hasarın onarılması veya tamiri sonucunda aracın güncel değerinde bir düşüş olacaktır. Bu durum değer kaybı olarak nitelendirilmektedir. Geçirdiğiniz trafik kazasında kusursuz veya daha az kusurlu olduğunuz takdirde aracınızda oluşan değer kaybı bedelini karşı tarafın sigortasına başvuru yaparak talep edebilirsiniz. Sigortadan hiç cevap almadığınız veya olumsuz cevap aldığınızda değer kaybının tazmini için Sigorta Tahkim Komisyonuna başvuru yapabilirsiniz. Sigortadan yaptığınız başvuru neticesinde kısmen bir ödeme aldıysanız ancak değer kaybının daha fazla olduğunu düşünüyorsanız bu durumda da Sigorta Tahkim Komisyonuna başvuru yapılabilir. Ancak şunu da belirtmek gerekir ki tahkim başvurusu zorunlu bir yol olmayıp alternatif uyuşmazlık yollarından biridir. Değer kaybı talebi için mahkemelere de başvurulabilir. Bahsettiğimiz değer kaybı kalemi için gerek tahkim masrafları gerek tahkim yargılaması, mahkemelerce yapılan yargılamalardan daha ekonomik ve kısa sürdüğünden tarafımızca çoğunlukla tahkim başvurusu tercih edilmektedir.

  • Parmak İzi Tarama Sistemi" İle Mesai Takibi Uygulamasını, Özel Hayatın Gizliliği, Açık Rıza

    DANIŞTAY 5. DAİRE Esas Numarası: 2013/5342 Karar Numarası: 2013/9525 Karar Tarihi: 10.12.2013 EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİNDE PARMAK İZİ SİSTEMİYLE YÜRÜTÜLEN MESAİ TAKİBİ UYGULAMASININ SONLANDIRILMASI İSTEMİ Mesai Kontrol Sisteminin Şekli ve İçeriği Dikkate Alındığında, Bu Uygulama İle Kurumca Amaçlanan Kamu Yararı Arasında Orantılılık Bulunmadığı - Bu Uygulamanın Anayasal İlke Olan Ölçülülük İlkesine Aykırılık Teşkil Ettiği - Temel Hak ve Hürriyetlerin Ancak Kanunla Sınırlanabileceği - Kişisel Verilerin Ancak Kanunda Öngörülen Hallerde veya Kişinin Açık Rızasıyla İşlenebileceği - Personelden Kişisel Veri Alınması Kapsamında Olan "Parmak İzi Tarama Sistemi" İle Mesai Takibi Uygulamasının, Kamusal Alanda da Olsa "Özel Hayatın Gizliliği" İlkesi Kapsamında Bulunduğu - Uygulamanın Sınırlarını Usul ve Esaslarını Gösteren Bir Yasal Dayanağının Bulunmadığı - Toplanan Verilerin İleride Başka Bir Şekilde Kullanılamayacağına Dair Bir Güvencenin Mevcut Olmadığı - Anayasal İlkelerle Bağdaşmayan Dava Konusu İşlemin Hukuka Aykırı Olduğu PARMAK İZİ TARAMA SİSTEMİ İLE MESAİ TAKİBİ UYGULAMASININ ÖZEL HAYATIN GİZLİLİĞİ İLKESİ KAPSAMINDA BULUNDUĞU Mesai Kontrol Sisteminin Şekli ve İçeriği Dikkate Alındığında, Bu Uygulama İle Kurumca Amaçlanan Kamu Yararı Arasında Orantılılık Bulunmadığı - Bu Uygulamanın Anayasal İlke Olan Ölçülülük İlkesine Aykırılık Teşkil Ettiği - Temel Hak ve Hürriyetlerin Ancak Kanunla Sınırlanabileceği - -Eğitim ve Araştırma Hastanesinde Parmak İzi Sistemiyle Yürütülen Mesai Takibi Uygulamasının Sonlandırılması İstemi kişisel Verilerin Ancak Kanunda Öngörülen Hallerde veya Kişinin Açık Rızasıyla İşlenebileceği - Uygulamanın Sınırlarını Usul ve Esaslarını Gösteren Bir Yasal Dayanağının Bulunmadığı - Toplanan Verilerin İleride Başka Bir Şekilde Kullanılamayacağına Dair Bir Güvencenin Mevcut Olmadığı - Anayasal İlkelerle Bağdaşmayan Dava Konusu İşlemin Hukuka Aykırı Olduğu - Özeti: Olayda, personelden kişisel veri alınması kapsamında olan "parmak izi tarama sistemi" ile mesai takibi uygulamasının, kamusal alanda da olsa "özel hayatın gizliliği" ilkesi kapsamında bulunduğunun anlaşılması karşısında; uygulamanın sınırlarını usul ve esaslarını gösteren bir yasal dayanağının bulunmaması, toplanan verilerin ileride başka bir şekilde kullanılamayacağına dair bir güvencenin mevcut olmaması göz önüne alındığında, yukarıda belirtilen temel haklar ve Anayasal ilkelerle bağdaşmayan dava konusu işlemde hukuka uyarlık bulunmamaktadır. Konya 1. İdare Mahkemesi'nce verilen 07/02/2013 günlü, E:2012/417, K:2013/119 sayılı kararının dilekçede yazılı nedenlerle temyizen incelenerek bozulması isteminden ibarettir. Cevabın Özeti: Temyiz isteminin reddi gerektiği yolundadır. Danıştay Tetkik Hakimi: Jale Kalay Düşüncesi: Mesaiye devamı kontrol amacıyla kurum personelinden parmak izi uygulaması, niteliği itibariyle kişisel veri alınması olduğundan, kamusal alanda da olsa "özel hayatın gizliliği" ilkesi kapsamında bulunmaktadır. TC Anayasası'nın 20. maddesinin 3. fıkrasında yer alan düzenlemeye uygun olarak kişisel verilerin korunmasına ilişkin yasal düzenleme halihazırda bulunmadığından, mesai takibinin parmak izi yöntemiyle yapılmasında, uygulamanın sınırlarını, usul ve esaslarını gösteren bir yasal dayanağının bulunmaması, toplanan verilerin ileride başka bir şekilde kullanılamayacağına dair bir güvencenin mevcut olmaması göz önüne alındığında, temel haklar ve Anayasal ilkelerle bağdaşmayan dava konusu işlemde hukuka uyarlık bulunmadığı gerekçesiyle temyiz isteminin kabulü ile İdare Mahkemesi kararının bozulması gerektiği düşünülmüştür. TÜRK MİLLETİ ADINA Hüküm veren Danıştay Beşinci Dairesince işin gereği düşünüldü: Dava, davacı Sendika tarafından, Konya Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde parmak izi sistemiyle yürütülen mesai takibi uygulamasının sonlandırılması istemiyle 06/02/2012 tarihli dilekçe ile yapılan başvurunun reddine ilişkin 22.02.2012 tarih ve 3259 sayılı Konya Eğitim ve Araştırma Hastanesi Başhekimliği işleminin iptali istemiyle açılmıştır. Konya 1. İdare Mahkemesi'nce verilen 07/02/2013 günlü, E:2012/417, K:2013/119 sayılı kararıyla; çalışma saatlerine uyma mecburiyeti bulunduğu tartışmasız olan kamu görevlilerinin mesaiye riayet edip etmediklerini izlemekle yükümlü olan davalı idarece, daha önce denenip verim alınamayan kart okutma yönteminden vazgeçilerek öteden beri uygulanmakta olan imza sistemiyle birlikte, kurum çalışanlarının mesaiye devamlarının takibi için en uygun ve elverişli yöntem olarak belirlenen ve bu sistemi seçme hususunda personele herhangi bir zorunluluk da getirilmeyen parmak tarama yöntemiyle mesai takibine geçilmesi üzerine, dava konusu işlemde hukuka ve mevzuata aykırılık bulunmadığı gerekçesiyle dava reddedilmiştir. Davacı Sendika, böyle bir uygulamanın yasal dayanağının bulunmadığını ve insan haklarına aykırı olduğundan bahisle dava konusu işlemin hukuka aykırı olduğunu ileri sürmekte ve İdare Mahkemesi kararının temyizen incelenerek bozulmasını istemektedir. Anayasa'nın "Temel Hak ve Hürriyetlerin Niteliği" başlıklı 12. maddesinde; "Herkes, kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahiptir. Temel hak ve hürriyetler, kişinin topluma, ailesine ve diğer kişilere karşı ödev ve sorumluluklarını da ihtiva eder." hükmüne, "Temel Hak ve Hürriyetlerin Sınırlanması" başlıklı değişik 13. maddesinde, "Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve laik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz." hükmüne, "Özel Hayatın Gizliliği" başlıklı değişik 20. maddesinde ise, "Herkes, özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir, özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamaz. Milli güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlakın korunması veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması sebeplerinden biri veya birkaçına bağlı olarak, usulüne göre verilmiş hakim kararı olmadıkça; yine bu sebeplere bağlı olarak gecikmesinde sakınca bulunan hallerde de kanunla yetkili kılınmış merciin yazılı emri bulunmadıkça; kimsenin üstü, özel kağıtları ve eşyası aranamaz ve bunlara el konulamaz. Yetkili merciin kararı yirmidört saat içinde görevli hakimin onayına sunulur. Hakim, kararını el koymadan itibaren kırksekiz saat içinde açıklar; aksi halde, el koyma kendiliğinden kalkar. Herkes, kendisiyle ilgili kişisel verilerin korunmasını isteme hakkına sahiptir. Bu hak; kişinin kendisiyle ilgili kişisel veriler hakkında bilgilendirilme, bu verilere erişme, bunların düzeltilmesini veya silinmesini talep etme ve amaçları doğrultusunda kullanılıp kullanılmadığını öğrenmeyi de kapsar. Kişisel veriler, ancak kanunda öngörülen hallerde veya kişinin açık rızasıyla işlenebilir. Kişisel verilerin korunmasına ilişkin esas ve usuller kanunla düzenlenir." hükmüne yer verilmiştir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin "Özel Hayatın ve Aile Hayatının Korunması" başlıklı 8. maddesinde, herkesin özel ve aile yaşamına, konutuna ve haberleşmesine saygı gösterilmesi hakkına sahip olduğu, Birleşmiş Milletler Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi'nin "Mahremiyet Hakkı" başlıklı 17. maddesinde de, hiç kimsenin özel ve aile yaşamına, konutuna veya haberleşmesine keyfi veya hukuka aykırı olarak müdahale edilemeyeceği; onuru veya itibarının hukuka aykırı saldırılara maruz bırakılamayacağına, herkesin bu tür saldırılara veya müdahalelere karşı hukuk tarafından korunma hakkına sahip olduğu belirtilmiştir. 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu'nun 99 ve devam eden maddelerinde Devlet memurlarının çalışma saatleri ile günlük çalışma saatlerinin başlama ve bitme saatlerinin tespitine yönelik düzenlemelere yer verilmiş olmakla birlikte, kamu görevlilerinin mesaiye devam durumlarının kontrolü konusunda ayrıntılı bir yasal düzenleme mevzuatımızda bulunmamaktadır. İdarelerce, gelişen teknolojinin kamu hizmetlerinin etkin ve verimli yürütülmesini kolaylaştırıcı etki sağlaması amacıyla, kamu kesiminde kullanılmaya başlamasını doğal karşılamak gerekir. Ancak; teknolojinin kullanılarak kişisel verilerin kayıt altına alınması uygulamasının yukarıda belirtilen hükümlere uygun olması gerektiği kuşkusuzdur. Personelin parmak izi tarama sistemi ile mesai kontrolünün yapılması durumunun, temel hak ve hürriyetler içerisinde sayılan özel hayatın gizliliği ilkesi kapsamında kişisel bilgi veya kişisel verilerin alınması kavramları içinde değerlendirilmesi gerekmektedir. Mesai kontrol sisteminin şekli ve içeriği dikkate alındığında, sözü edilen uygulama ile kurumca amaçlanan kamu yararı arasında orantılılık bulunmadığından bu uygulama, anayasal ilke olan ölçülülük ilkesine aykırılık teşkil etmektedir. Anayasa'nın 13. maddesinde, temel hak ve hürriyetlerin ancak kanunla sınırlanabileceği, değişik 20/3 maddesinde de, kişisel verilerin ancak kanunda öngörülen hallerde veya kişinin açık rızasıyla işlenebileceğinin belirtildiği, ancak konuyla ilgili bu aşamada yasal bir düzenlemenin yapılmadığı anlaşılmaktadır. Olayda, personelden kişisel veri alınması kapsamında olan "parmak izi tarama sistemi" ile mesai takibi uygulamasının, kamusal alanda da olsa "özel hayatın gizliliği" ilkesi kapsamında bulunduğunun anlaşılması karşısında; uygulamanın sınırlarını usul ve esaslarını gösteren bir yasal dayanağının bulunmaması, toplanan verilerin ileride başka bir şekilde kullanılamayacağına dair bir güvencenin mevcut olmaması göz önüne alındığında, yukarıda belirtilen temel haklar ve Anayasal ilkelerle bağdaşmayan dava konusu işlemde hukuka uyarlık, davanın reddi yolunda verilen İdare Mahkemesi kararında hukuki isabet bulunmadığı anlaşılmıştır. Açıklanan nedenlerle, davacının temyiz isteminin kabulüyle Konya 1. İdare Mahkemesi'nce verilen 07/02/2013 günlü, E:2012/417, K:2013/119 sayılı kararın 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 49. maddesinin l/b fıkrası uyarınca bozulmasına, aynı maddenin 3622 sayılı Kanunla değişik 3. fıkrası gereğince ve yukarıda belirtilen hususlar da gözetilerek yeniden bir karar verilmek üzere dosyanın adı geçen Mahkemeye gönderilmesine, 10.12.2013 tarihinde oyçokluğuyla karar verildi.

  • COVID-19 AŞISININ ZORUNLU TUTULMASI HUKUKEN MÜMKÜN MÜDÜR?

    Kişilere, aydınlatılmış onam kapsamında rızaları alınmadan aşı yapılması hukuka uygun değildir. Müdahale öncesi yeterli bilgilendirme yapılmalı, sonrasında açık rıza gösterildiği takdirde aşı yapılmalıdır. Aksi takdirde Anayasada 'Kişinin dokunulmazlığı, maddi ve manevi varlığı' başlıklı madde 17 gereği yapılan müdahale hukuka aykırı olacaktır. Anayasa madde 17'ye göre: ''Herkes, yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir. Tıbbi zorunluluklar ve kanunda yazılı haller dışında, kişinin vücut bütünlüğüne dokunulamaz; rızası olmadan bilimsel ve tıbbi deneylere tabi tutulamaz.'' Anayasa madde 17, tıbbi zorunluluk ve kanunda yazılı haller dışında diyerek vücut bütünlüğüne bir istisna getirmiştir. Ancak herkesçe bilindiği üzere zorunlu aşı tartışmaları sıkça gündeme gelmektedir. Bu durum zorunlu olarak Covid 19 aşısı uygulamasının olup olmayacağı konusunda kafaları karıştırmaktadır. Öncelikle hukukumuzda yer alan zorunlu aşı uygulamasının varlığından bahsetmemiz gerekmektedir. 1930 tarihli 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanunu'nun aşılarla ilgili 57, 64,72, 87 ve 89. maddeleri mevcut olup 57. maddede belirli hastalık türleri zikredilmiştir. Bunlardan birkaçını veba, çiçek, dizanteri, kızamık, kudurmuş veya kuduz şüpheli bir hayvan tarafından ısırılmalar şeklinde sayabiliriz. 72. maddede ise 57. maddede sayılan hastalıklardan birinin ortaya çıkması veya ortaya çıkmasından şüphe edilmesi halinde aşı tedbirine başvurulabileceğinden bahsedilmiştir. Ancak fark edildiği üzere Umumi Hıfzıssıhha Kanunu 57. maddede sayılan hastalıklar arasında covid salgını yer almamaktadır. O halde yukarıda izah ettiğimiz üzere Anayasa madde 17'de zikredilen kanunilik unsuru oluşmadığından Covid 19 aşısı zorunlu olarak uygulanamayacağını söyleyebiliriz. Zorunlu aşılarla ilgili olarak Anayasa Mahkemesine birçok kez başvuru yapılmıştır. Bunlardan biri de Halime Sare Aysal kararıdır. Karardan özetle; velayet altında bulunan başvurucuya bebeklik dönemi aşılarının uygulanması ebeveyn tarafından kabul edilmediği hâlde bu hususta Mahkemece sağlık tedbiri uygulanmasına karar verilmesi nedeniyle maddi ve manevi varlığın korunması ve geliştirilmesi hakkının ihlali iddiasına ilişkin başvuru yapılmıştır. Anayasa mahkemesi, başvuruya konu müdahalenin kanunilik şartını sağlamadığı sebebiyle başvurucunun Anayasa’nın 17. maddesinde güvence altına alınan maddi ve manevi varlığın korunması ve geliştirilmesi hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir. Ancak AİHM AYM'den farklı görüşte olup zorunlu aşı uygulamalarında bireyin sağlığından ziyade toplum sağlığının üstün olduğunu savunmuştur. 08/04/2021 karar tarihli bir başvurudan özetle, başvurucuya 13 ve 14 yaşlarındaki iki çocuğunu ulusal hukukun gerektirdiği üzere çocuk felci, hepatit B ve tetanoza karşı aşılatmaya getirmediğinden dolayı toplamda 110 avroya karşılık para cezası verilmiştir. Mahkemece, 'Çocukların aşılanması kendi başına, hassas ahlaki veya etik meselelere yol açmamakla birlikte; AİHM, aşılamanın yasal yükümlülük meselesi yapılmasının buna neden olabileceğini, bu hassasiyet, aşı yükümlülüğünden farklı fikirde olanların bakış açısıyla sınırlı olmadığını belirtmiştir. Yükümlülüğün amacı, belirli hastalıklar bakımından savunmasız durumda bulunan ve nüfusun kalanının aşı şeklindeki asgari bir riski onlar adına üstlenmesi istenen kişiler başta olmak üzere toplumun bütün üyelerinin sağlığını korumak olduğundan; çocukların aşılanmasının bir sosyal dayanışma değerini de içerdiğini belirtmiştir. Sağlık politikası meseleleri, ulusal makamların takdir yetkisine girmekte olup yukarıdaki mülahazaları dikkate alan ve yerleşik içtihatta yer alan ilkeler doğrultusunda çocukların aşılanmasının mecburi niteliğini ilgilendiren somut olayda, bu yetkinin geniş olması gerektiği görüşündedir. Başvuranların şikâyet ettiği tedbirlerin, davalı devlet tarafından aşı yükümlülüğü yoluyla güttüğü meşru amaçlarla makul bir orantılılık ilişkisinde olduğunu değerlendirmiştir...AİHM, karara bağlanacak meselenin, daha az kuralcı bir politikanın benimsenip benimsenemeyeceğini değil; ulusal makamların, denge kurarken bu husustaki geniş takdir yetkilerinin içinde kalıp kalmadıklarını belirlemek olduğuna açıklık getirmektedir. Bu noktada ulaştığı sonuç, ulusal makamların takdir yetkilerini aşmadıkları ve böylelikle şikâyet edilen tedbirlerin “demokratik bir toplumda gerekli” görülebileceği yönündedir. Görüleceği üzere AYM birey sağlığının üstün olduğunu ve şekilcilik açısından kanuniliği benimserken AİHM kamu sağlığını ve zorunlu aşı kapsamında devletlerin geniş takdir yetkisi olması gerektiğinden bahsetmiştir. KAYNAKLAR https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/1845047 (Covid-19 Bağlamında Zorunlu Aşı Tartışmalarının Hukuki Boyutu, Sevtap Metin) https://blog.lexpera.com.tr/covid-19-asi-zorunlulugu-tartismalari-ve-is-iliskilerine-etkileri/#fnref13 (Covid 19 Aşı Zorunluluğu Tartışmaları ve İş İlişkilerine Etkileri, Av. Nil Merve Çelikbaş Şeker, Av. Ayşe Cansu Atmaca) https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2013/1789 https://hudoc.echr.coe.int/tur#{%22languageisocode%22:[%22TUR%22],%22appno%22:[%2247621/13%22,%223867/14%22,%2273094/14%22,%2219298/15%22,%2219306/15%22,%2243883/15%22],%22documentcollectionid2%22:[%22GRANDCHAMBER%22],%22itemid%22:[%22001-209731%22]}

  • SİGORTA TAHKİM KOMİSYONU

    Sigorta tahkim komisyonu, sigorta sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıkların çözümü amacıyla 5684 sayılı Sigortacılık Kanunu ile kurulmuştur. Aynı Kanun'un 30. maddesine göre ''Sigorta ettiren veya sigorta sözleşmesinden menfaat sağlayan kişiler ile riski üstlenen taraf arasında sigorta sözleşmesinden doğan uyuşmazlıkların çözümü amacıyla Birlik nezdinde Sigorta Tahkim Komisyonu oluşturulur.'' şeklinde bir tanımlama da mevcuttur. Sigorta tahkim komisyonu, aslında alternatif uyuşmazlık yollarından biridir. Yani içerisinde bulunduğunuz ve sigortadan doğan hukuki bir uyuşmazlığı mahkeme dışında sigorta tahkim komisyonu aracılığı ile de çözebilirsiniz. Alternatif uyuşmazlık yolundan anlaşılması gerektiği üzere tahkim başvurusu zorunlu bir yol değildir. Taraflar mahkemeye başvurabilecekleri gibi isterlerse de sigorta tahkim komisyonuna başvuru yapabilirler. Ancak gerek tahkim masrafları gerek tahkim yargılaması, mahkemelerce yapılan yargılamalardan daha ekonomik ve kısa sürdüğünden çoğunlukla tahkim başvurusu tercih edilmektedir. Peki hangi uyuşmazlıklar için sigorta tahkim komisyonuna başvuru yapılır? Geçirdiğiniz bir trafik kazası sonucu aracınızda meydana gelen tüm zarar kalemleri için bu komisyona başvurabilirsiniz. Özellikle DEĞER KAYBI hususunda komisyona başvuru yapılmaktadır.

  • KHK İLE İHRAÇ EDİLEN MEMUR AÇIKTA İKEN EMEKLİ OLDUKTAN SONRA EMEKLİ İKRAMİYESİ ALABİLİR.

    ANKARA BÖLGE İDARE MAHKEMESİ 11. İDARİ DAVA DAİRESİ Esas Numarası: 2016/5387 Karar Numarası: 2017/10468 Karar Tarihi: 08.03.2017 İSTEMİN ÖZETİ: Davacı tarafından, Ankara 17. İdare Mahkemesince verilen 30.12.2015 tarih ve E:2015/973; K:2015/2742 sayılı kararın, hukuka aykırı olduğu ileri sürülerek bozulması istenilmektedir. SAVUNMANIN ÖZETİ: Savunma verilmemiştir. TÜRK MİLLETİ ADINA Karar veren Ankara Bölge İdare Mahkemesi 11. İdari Dava Dairesince, 2577 sayılı Yasa'nın değişik 45. maddesinin, geçici 8. madde uyarınca uygulanmasına devam olunan 6545 sayılı Kanunla değişmeden önceki hükmü gereği dava dosyası incelenerek gereği görüşüldü: Dava, farklı sosyal güvenlik kurumlarına tabi hizmet sürelerini birleştirmek suretiyle emekliye ayrılan ve 01.01.2015 tarihinde Emekli Sandığı tarafından emekli aylığı bağlanan davacı tarafından, Emekli Sandığına tabi hizmet süresi yönünden emekli ikramiyesi ödenmesi için yapılan başvurunun reddine ilişkin işlemin iptaline karar verilmesi istemiyle açılmıştır. İdare Mahkemesince, farklı sosyal güvenlik kurumlarına tabi olarak geçen hizmet süreleri 2829 sayılı Kanun hükümleri uyarınca birleştirilmek suretiyle Emekli Sandığından aylık bağlanan davacının, görevine son verilmiş olması ve bu nedenle Sandığa tabi olarak geçen hizmetinin kıdem tazminatı ödenmesini gerektirecek şekilde sona ermemiş olması nedeniyle, 5434 sayılı Kanunun 6270 sayılı Kanunla değişik 89/2.maddesi uyarınca ikramiye ödenmesine olanak bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Davacı tarafından, hukuka aykırı olduğu ileri sürülerek Mahkeme kararının bozulması istenilmektedir. Dosyasının incelenmesinden; davacının Hava Kuvvetleri Komutanlığında kıdemli başçavuş olarak görev yapmakta iken 06.05.2011 tarihinde görevine son verildiği, görevine son verildiği tarih itibarıyla 5434 sayılı Kanuna tabi hizmet süresinin 21 yıl 2 ay fiili hizmeti ve 5 yıl 2 ay fiili hizmet süresi zammı olmak üzere toplam 26 yıl 4 ay olduğu, bu sürenin davacıya tek başına Emekli Sandığı tarafından aylık bağlanması için yeterli olduğu, davacının 21.12.2013-11.12.2014 tarihleri arasında 5510 sayılı Kanun'un 4. maddesinin 1-a bendi kapsamında 11 ay 20 gün özel sigortalı olarak çalıştığı, açıkta iken emeklilik talebinde bulunması üzerine 2829 sayılı Kanun uyarınca birleştirilmiş hizmet süresi üzerinden Emekli Sandığı tarafından emekli aylığı bağlandığı, Emekli Sandığına tabi olarak çalıştığı sürelere isabet eden emekli ikramiyesinin ödenmesi istemiyle yaptığı başvurunun reddedilmesi üzerine bakılan davanın açıldığı anlaşılmaktadır. 5434 sayılı Kanun’un 26.01.2012 tarihli ve 28185 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 6270 sayılı Kanunla değişik 89. maddesinin 1. fıkrasında, "Hizmet sürelerinin tamamı bu Kanun ve/veya 31/5/2006 tarihli ve 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanununun geçici 4 üncü maddesi kapsamında geçenlerden emekli, adi malullük veya vazife malullüğü aylığı bağlanan veyahut toptan ödeme yapılan asker ve sivil tüm iştirakçilere, her tam fiili hizmet yılı için aylık bağlamaya esas tutarın bir aylığı emekli ikramiyesi olarak verilir." kuralına, 2. fıkrasında ise "Birinci fıkra kapsamına girmemekle birlikte, bu Kanun ve/veya 5510 sayılı Kanunun geçici 4 üncü maddesi kapsamında hizmeti bulunanlardan mülga 2829 sayılı Sosyal Güvenlik Kurumlarına Tabi Olarak Geçen Hizmetlerin Birleştirilmesi Hakkında Kanunun 8 inci maddesi uyarınca birleştirilen hizmet süreleri üzerinden emeklilik, yaşlılık ya da malullük aylığı bağlananlara ise; bu Kanun veya 5510 sayılı Kanunun geçici 4 üncü maddesi hükümlerine tabi olarak bu Kanuna tabi daire, kuruluş ve ortaklıklarda geçen çalışmalarının, 25/8/1971 tarihli ve 1475 sayılı İş Kanununun 14 üncü maddesinde belirtilen kıdem tazminatına hak kazanma şartlarına uygun olarak sona ermiş olması şartıyla emekli ikramiyesi ödenir." kuralına yer verilmiştir. 5434 sayılı Kanun'un 6270 sayılı Kanunla değişik 89.maddesinin 1.fıkrası hükmüne göre, hizmetlerinin tamamı Sandığa tabi olarak geçen iştirakçilere yapılacak ikramiye ödemesinin, Sandığa tabi hizmetlerinin ne şekilde sona ermiş olmasına bakılmaksızın, Sandıktan aylık bağlanmış olması veya toptan ödeme yapılmış olması koşuluna bağlandığı, farklı sosyal güvenlik kurumlarına tabi olarak geçen hizmetleri birleştirilmek suretiyle aylık bağlananlara yapılacak ikramiye ödemesinin ise, aynı maddenin 2. fıkra hükmünde düzenlendiği ve Sandığa tabi hizmetin kıdem tazminatı ödenmesini gerektirecek şekilde sona ermiş olması koşuluna bağlandığı görülmektedir. Diğer taraftan, 5510 sayılı Kanun'un geçici 2.maddesinin son fıkrası hükmü uyarınca uygulanmasına devam olunan 2829 sayılı Sosyal Güvenlik Kurumlarına Tabi Olarak Geçen Hizmetlerin Birleştirilmesi Hakkında Kanunun 1.maddesinde, bu Kanunun amacı; çeşitli sosyal güvenlik kurumlarına tabi olarak geçen hizmet sürelerinin birleştirilmesi suretiyle ilgililerin sosyal güvenliklerinin sağlanması olarak belirtilmiş, aynı Kanunun, "Hizmet sürelerinin birleştirilmesi" başlıklı 4.maddesinde ise, farklı sosyal güvenlik kurumlarına tabi olarak geçen hizmet sürelerinin, bu Kanuna göre aylık bağlanmasına hak kazanıldığında birleştirileceği, ancak hizmet sürelerinin toplamının aylık bağlanmasına yeterli olmaması halinde, bu Kanun hükümlerinin uygulanmayacağı hükme bağlanmıştır. Görüleceği üzere, 2829 sayılı Kanunun amacının; herhangi bir sosyal güvenlik kurumuna tabi olarak geçen hizmet süreleri tek başına aylık bağlanmaya yeterli olmayan sigortalıların, bu hizmet sürelerinin, varsa diğer sosyal güvenlik kurumlarına tabi olarak geçen hizmet süreleriyle birleştirilmek suretiyle sosyal güvenliklerine kavuşturmak olduğu, Kanunun belirtilen amacı gözetildiğinde, herhangi bir sosyal güvenlik kurumuna tabi olarak geçen hizmet süresi, tek başına o kurumdan aylık bağlanmasına yeterli olması halinde, bu sürenin, diğer sosyal güvenlik kurumlarına tabi olarak geçen hizmet süreleriyle birleştirilmesinin, ilgilinin iradesi ve talebine bağlı olması gerektiği sonucuna ulaşılmaktadır. Dolayısıyla, hizmetlerinin tamamı Sandığa tabi olarak geçen ve hizmeti, kıdem tazminatı ödenmesini gerektirecek şekilde sona ermemiş olan Sandık iştirakçilerine 5434 sayılı Kanunun 89/1. maddesine göre koşulsuz ikramiye ödenirken, Sandığa tabi hizmeti tek başına Sandıktan aylık bağlamaya yeterli olduğu halde, fazladan, diğer bir ifadeyle hiç ihtiyacı yokken hizmetleri birleştirilmek suretiyle Sandıktan aylık bağlanan iştirakçilerin, Sandığa tabi hizmetinin kıdem tazminatı ödenmesini gerektirecek şekilde sona ermediğinden bahisle ikramiyeden yoksun bırakılmasının, eşitliğe ve hakkaniyete aykırılık oluşturacağı açıktır. Buna göre, davacıya, farklı sosyal güvenlik kurumlarına tabi olarak geçen hizmet süreleri birleştirilmek suretiyle aylık bağlanmış olmakla birlikte, davacının Emekli Sandığına tabi olarak geçen hizmet süresinin tek başına Sandıktan aylık bağlanmaya yeterli olması, başka bir anlatımla, hizmet süreleri birleştirmeye tabi tutulmamış olsa dahi, Sandıktan aylık bağlanabilecek konumda bulunması karşısında, Sandığa tabi hizmetinin ne şekilde sona ermiş olmasına bakılmaksızın, 5434 sayılı Kanunun 89/1.maddesi hükmü uyarınca, ikramiye ödemesinden yararlandırılması gerekmektedir. Bu itibarla, Emekli Sandığına tabi hizmet süresi emekli aylığı bağlanması için yeterli olan davacıya, 5434 sayılı Kanun'un 89. maddesinin 1. fıkrası uyarınca emekli ikramiyesi ödenmesi gerekirken, istemin reddi yolunda tesis edilen işlemde ve bu işlemin iptali istemiyle açılan davanın reddi yolundaki Mahkeme kararında hukuka uygunluk görülmemiştir. Açıklanan nedenlerle, itirazın KABULÜNE, Ankara 17. İdare Mahkemesince verilen 30.12.2015 tarih ve E:2015/973; K:2015/2742 sayılı kararın BOZULMASINA, dava konusu işlemin İPTALİNE, aşağıda dökümü yapılan 232,20-TL yargılama gideri ile kararın verildiği tarihte yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi uyarınca belirlenen 990,00-TL vekalet ücretinin davalı idareden alınarak davacıya verilmesine, itiraz aşamasında alınmaması gereken 29.20 -TL karar harcı ile posta gideri avansından varsa artan miktarın kararın kesinleşmesinden sonra istemi halinde davacıya iadesine, kararın tebliğini izleyen günden itibaren 15 gün içerisinde Ankara Bölge İdare Mahkemesi’ne karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 08.03.2017 tarihinde oybirliği ile karar verildi.

  • EVLİLİK BİRLİĞİNİN TEMELİNDEN SARSILMASI, AKIL HASTALIĞI, BOŞANMA DAVASI

    YARGITAY 2. HUKUK DAİRESİ 3075/7120 31.05.2018 Davacı kadın evlilik birliğinin sarsılması (TMK m.166/1) hukuki sebebine dayalı olarak açtığı boşanma davasını 28.12.2015 tarihli duruşmada ve 28.01.2016 tarihli dilekçesi ile ıslah ederek akıl hastalığı (TMK m.165) sebebiyle boşanmaya karar verilmesini istemiştir. Akıl hastalığı sebebiyle boşanmaya karar verilebilmesi için, akıl hastalığının ortak hayatı diğer eş için çekilmez hale getirmesi ve hastalığın geçmesine olanak bulunmadığının resmi sağlık kurulu raporuyla tespit edilmesi şarttır (TMK m.165). Mahkemece akıl hastalığı hukuki sebebi ile boşanmaya (TMK m.165) karar verilmiş ise de; ?Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Bilirkişi Kurulundan alınan 23.10.2014 tarihli sağlık kurulu raporunda, davalının akıl hastalığının geçmesine olanak bulunmadığı yönünde herhangi bir açıklama bulunmamaktadır. Bu durumda alınan rapor, TMK m.165 kapsamı karşısında yetersiz olup hüküm vermeye elverişli değildir. O halde davalı erkek hakkında tam teşekküllü devlet hastanesi veya üniversite hastanesinden TMK m.165 gereğince, davalı erkeğin akıl hastası olup olmadığı, mevcut bir hastalık varsa bu hastalığın diğer eş yönünden çekilmezlik unsuru taşıyıp taşımadığı ve hastalığın geçmesine olanak bulunup bulunmadığı konusunda sağlık kurulundan rapor alınarak, sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, eksik incelemeyle karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirmiştir.

©2020, Avukat Esmanur Kılıçman tarafından kurulmuştur.

Adana Boşanma Avukatı

Avukat Esmanur Kılıçman-Kılıçman Hukuk Bürosu

bottom of page