top of page

Arama Sonuçları

Bu sitede ara

Boş arama ile 65 sonuç bulundu

  • İTİRAZIN İPTALİ DAVASI, İŞE İADE DAVASI NETİCESİNDE VERİLEN KARAR TESPİT NİTELİĞİNDE OLDUĞU

    T.C. Yargıtay 9.Hukuk Dairesi Esas: 2009/9653 Karar: 2011/9539 Karar Tarihi: 31.03.2011 İTİRAZIN İPTALİ DAVASI - DAVACININ İLAMLARIN İCRASININ HER YERDEN İSTENEBİLECEĞİNİ İLERİ SÜRMÜŞ İSE DE İŞE İADE DAVASI NETİCESİNDE VERİLEN KARAR TESPİT NİTELİĞİNDE OLDUĞU - YETKİ İTİRAZININ GEREKÇESİZ OLARAK REDDEDİLMESİNİN İSABETSİZ OLUŞU ÖZET: Somut uyuşmazlıkta, davacı işe iade davası sonucu Asliye Hukuk (İş) Mahkemesinden verilen ilamı Ankara İcra Müdürlüğünde takibe koyarak davalı aleyhine ilamlı icra takibinde bulunmuştur. Davalı icra dairesinin yetkisine itirazda bulunarak Kırşehir İcra Dairesinin yetkili olduğunu belirtmiştir. Davacı ilamların icrasının her yerden istenebileceğini ileri sürmüş ise de işe iade davası neticesinde verilen karar tespit niteliğinde olduğu için davacının dayanak gösterdiği içtihadın somut olayda uygulama yeri bulunmamaktadır. Mahkemece 5521 Sayılı İş Mahkemeleri Kanunu ilgili maddesi uyarınca yetki hususunun çözümlenmesi gerekirken davalının yetki itirazının gerekçesiz olarak reddedilmesi hatalı olup bozmayı gerektirmiştir. (5521 S. K. m. 5) (2004 S. K. m. 67) (9 HD 26.05.2008 T. 2008/20378 E. 2008/12778 K.) Dava: Davacı, itirazın iptali ile % 40 icra inkar tazimatının ödetilmesine, karar verilmesini istemiştir. Yerel mahkeme, istemi kısmen hüküm altına almıştır. Hüküm süresi içinde davalı avukatı tarafından temyiz edilmiş olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi Ş. K. tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü: Karar: Davacı işe iade davasının kesinleşmesinden sonra süresi içerisinde işverene müracaat etiğini ancak işe başlatılmayarak 79,73 TL ödeme yapıldığını, bakiye 78,51 TL için ise icra takibinde bulunduklarını ancak davalının takibe itiraz ettiğini belirterek itirazın iptaline takibin devamına karar verilmesini istemiştir. Davalı cevap dilekçesinde takibin haksız ve kötü niyetli olduğunu, yetkili mahkemenin Kırşehir İş Mahkemesi ve yetkili icra dairesinin Kırşehir İcra Daireleri olduğunu belirterek öncelikle yetkisizlik kararı verilmesi gerektiğini savunmuştur. Mahkemece davanın kabulüyle davalının icra takibine yaptığı itirazın kısmen iptaline 4544 TL üzerinden takibin devamına karar verilmiştir. Karar davalı tarafından temyiz edilmiştir. Dosya içeriğine göre, yetkili mahkemenin hangi iş mahkemesi olduğu uyuşmazlık konusudur. Mahkemece davalının yetki itirazı gerekçe gösterilmeden reddedilmiştir. 5521 Sayılı İş Mahkemeleri Kanunu 5. maddesinde iş uyuşmazlıklarında yer itibariyle yetkili iş mahkemeleri belirlenmiştir. Buna göre, İş mahkemelerinde yetki kuralı, H.U.M.K.'nun yetki kurallarına uygun olup buna ek olarak işin yapıldığı yer, yani işyeri mahkemelerini de yetkili kılmaktadır. İş mahkemesine açılan dava, dava tarihinde davalının ikametgahının bulunduğu veya işçinin işini yaptığı yerdeki iş mahkemesi veya iş davalarına bakmakla görevli asliye hukuk mahkemesinde açılmalıdır. Türk Medeni Kanunu'nun 19 uncu maddesi uyarınca gerçek kişi yönünden Bir yer, ancak işin niteliği ve yürütümü bakımından işyerine bağlı bulunmaktaysa, o işyerinden sayılacaktır. İş veya toplu iş sözleşmesinin tarafları, davalının yerleşim yeri ve işin yapıldığı yer dışındaki bir mahkemenin yetkili olduğuna dair düzenleme yapmaları, 5521 s. kanunun 5. maddesinin son cümlesi gereğince söz konusu düzenlemeyi geçersiz kılar. Bu düzenleme emredici bir kuraldır. İş mahkemesinin yetkisi kamu düzeniyle ilgili olduğundan davalı tarafça süresinde yapılmasa da hakim tarafından kendiliğinden bu husus göz önünde bulundurulmalıdır. Bir başka anlatımla hakim, davanın her aşamasında yetki itirazını dikkate alabileceği gibi, kendisi de resen yetkisizlik kararı verebilir (Dairemizin 26.05.2008 gün ve 2008/20378 Esas, 2008/12778 Karar sayılı ilamı). İtirazın iptali davasında yetkili mahkeme ise H.U.M.K.un 9 ve sonraki maddelerine göre belirlenir. İcra İflas Kanunu itirazın iptali için özel bir yetki kuralı koymamıştır. İlamsız icra da genel yetkili icra dairesi borçlunun ikametgahındaki icra dairesidir. Somut uyuşmazlıkta, davacı işe iade davası sonucu Kırşehir 1. Asliye Hukuk (İş) Mahkemesinden verilen ilamı Ankara İcra Müdürlüğünde takibe koyarak davalı aleyhine ilamlı icra takibinde bulunmuştur. Davalı icra dairesinin yetkisine itirazda bulunarak Kırşehir İcra Dairesinin yetkili olduğunu belirtmiştir. Davacı ilamların icrasının her yerden istenebileceğini ileri sürmüş ise de işe iade davası neticesinde verilen karar tespit niteliğinde olduğu için davacının dayanak gösterdiği içtihadın somut olayda uygulama yeri bulunmamaktadır. Mahkemece 5521 Sayılı İş Mahkemeleri Kanunu 5. maddesi uyarınca yetki hususunun çözümlenmesi gerekirken davalının yetki itirazının gerekçesiz olarak reddedilmesi hatalı olup bozmayı gerektirmiştir. Sonuç: Temyiz olunan kararın yukarda yazılı sebepten BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istenmesi halinde ilgiliye iadesine, 31.03.2011 tarihinde oybirliğiyle karar verildi. işe iade davası, ilamlı icra, işe iade davasının tespit niteliğinde olduğu

  • ''Her dava açıldığı tarihteki şartlara tabidir.''

    ''Davadan sonra oluşan vakıalar görülmekte olan boşanma davasında hükme esas alınamaz, ancak yeni bir dava konusu yapılır ve ispat edilirse birleştirilerek görülecek yeni boşanma davasında bu sebeple boşanma kararı verilebilir.'' T.C. YARGITAY 2. HUKUK DAİRESİ E. 2015/1895 K. 2015/15882 T. 15.9.2015 * BOŞANMA DAVASININ SINIRLARINI ÖN İNCELEME AŞAMASINA KADAR BİLDİRİLMİŞ VAKIALARIN ÇİZDİĞİ (Mahkemece Ancak Bu Vakıalar Hakkında İnceleme ve Değerlendirme Yapılabileceği/Aksi Halde Talebin Dışına Çıkılması Sorununun Doğacağı - Boşanmada Yargılamanın Hukuk Muhakemeleri Kanunu'na Tabi Olması ve Sadakat Yükümlülüğüne İlişkin Bir İstisna 4721 Sayılı Medeni Kanun'da Bulunmadığından Dava Açıldıktan Sonra Gerçekleşen Olayın Hükme Esas Alınmaması Gerektiği) * BOŞANMA DAVASI AÇILDIKTAN SONRA TARAFLARIN SADAKAT YÜKÜMLÜLÜĞÜ (Eşlerin Birbirine Sadık Kalma Yükümlülüğü Sona Ermese de Bu Yükümlülüğün Ön İnceleme Aşaması Tamamlanıncaya Kadar Usulüne Uygun Şekilde Dayanılmayan Vakıalara Dayanma ve Bu Vakıalara İlişkin Delil Sunma Hakkını Vermeyeceği/Davacıya Kusur Olarak İsnat Edilen Sadakatsizlik Eylemi Dava Açılmasından Sonra Meydana Gelmiş Olduğundan Hükme Esas Alınamayacağı) * SADAKAT YÜKÜMLÜLÜĞÜNE AYKIRILIK (Boşanma Davası Açılmasının Eşlerin Sadakat Yükümlülüğünü Ortadan Kaldırmayacağı - Sadece Ön İnceleme Aşaması Tamamlanana Kadar Usulüne Uygun Şekilde Bildirilmiş Olan Vakıaların Boşanma Davalarının Sınırını Çizdiği ve Mahkemece Ancak Bu Vakıalar Hakkında Değerlendirme Yapılabileceği/Davadan Sonra Oluşan Vakıaların Görülmekte Olan Boşanma Davasında Hükme Esas Alınamayacağı/Her Davanın Açıldığı Tarihteki Şartlara Tabi Olduğu) * ÖN İNCELEME AŞAMASI TAMAMLANDIKTAN SONRA OLUŞAN VAKIALARIN YENİ BİR DAVANIN KONUSU YAPILMASI GEREĞİ (Her Ne Kadar Dava Açılmasına Rağmen Sadakat Yükümlülüğü Devam Etse de Usul Kuralları Emredici Olduğundan ve Medeni Kanun'da Tahkikat Aşamasında Meydana Gelen Cinsel Sadakatsizlik Dahil Bir İstisnaya Yer Verilmemiş Olduğundan Olayın Ancak Yeni Bir Davanın Konusu Yapılabileceği/Birleştirilerek Görülecek Yeni Davada Bu Sebeple Boşanma Kararı Verilebileceği) * DAVADAN SONRA OLUŞAN VAKIALARIN GÖRÜLMEKTE OLAN BOŞANMA DAVASINDA HÜKME ESAS ALINAMAYACAĞI (Boşanma Davası Açılması Sadakat Yükümlülüğünü Ortadan Kaldırmasa da Boşanmada Yargılama 6100 S.K.'na Göre Yapıldığından Tarafların Ön İnceleme Aşaması Tamamlanıncaya Kadar Usulüne Uygun Şekilde Dayanılmayan Vakıalara Dayanma ve Bu Vakıalara İlişkin Delil Sunma Hakkının Olmadığı - Olayın Ancak Yeni Açılacak Boşanma Davasında İleri Sürülebileceği) 4721/m. 184, 185/3 6100/m. 25/1, 33, 119, 137, 140/3, 141/1, 187 ÖZET : Boşanma davasının açılması durumunda eşlerin sadakat yükümlülüğü ortadan kalkmasa da boşanma davalarında uygulanacak yargılama usulü emredici olarak düzenlenmiş olduğundan eşlerin sadakat yükümlülüğünün evlilik süresince geçerli olmasına ilişkin maddi hukuk kuralı taraflara ön inceleme aşaması tamamlanıncaya kadar usulüne uygun şekilde dayanılmayan vakıalara dayanma ve bu vakıalara ilişkin delil sunma hakkını vermediğinden mahkeme ön inceleme sonuç tutanağında yer alan ve taraflarca imzalanarak kabul edilen çekişmeli vakıaları gösteren tutanak esas alınmak suretiyle yürütmek zorundadır. Başka yoldan gidilmesi ancak karşı tarafın açık muvafakati ile mümkündür. Somut olayda, mahkemece davalı karşı davacıya kusur olarak isnat edilen sadakatsizlik eylemi dava açılmasından sonra meydana gelmiştir. Her dava açıldığı tarihteki şartlara tabidir. Davadan sonra oluşan vakıalar görülmekte olan boşanma davasında hükme esas alınamaz, ancak yeni bir dava konusu yapılır ve ispat edilirse birleştirilerek görülecek yeni boşanma davasında bu sebeple boşanma kararı verilebilir. DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm, davalı-karşı davacı tarafından, kocanın davasının kabulü, kusur belirlemesi, tazminat ve nafaka taleplerinin reddi yönünden temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü: KARAR : 1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre, davalı-karşı davacının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yersizdir. 2-Eşler birbirine sadık kalmak zorundadırlar (TMK.md. 185/3). Bir boşanma davasının açılması durumunda eşlerin sadakat yükümlülüğü elbette ortadan kalkmaz. Bunun aksi de düşünülemez. Nitekim boşanma davasının açılmasıyla eşler arasındaki cinsel sadakat yükümlülüğünün "kalktığına" ve dava tarihinden sonra gerçekleşen sonraki cinsel sadakate aykırı davranışların "yeni bir dava” konusu yapılamayacağına ilişkin bugüne kadar alınmış hiçbir Yargıtay kararı da bulunmamakladır. Boşanma davalarında uygulanacak yargılama usulü Türk Medeni Kanununun 184 ve Hukuk Muhakemeleri Kanunu ile emredici olarak düzenlenmiş olduğundan eşlerin sadakat yükümlülüğünün evlilik süresince geçerli olmasına ilişkin "maddi hukuk kuralı” Taraflara ön inceleme aşaması tamamlanıncaya kadar usulüne uygun şekilde dayanılmayan vakıalara dayanma ve bu vakıalara ilişkin delil sunma hakkını vermez. Boşanma davasına bakan mahkeme yargılamayı Türk Medeni Kanununun 184 ve Hukuk Muhakemeleri Kanununun 33. 119. 129. 137. 140/3 ve 187. hükümlerinde yer alan emredici düzenleme sebebiyle ön inceleme sonuç tutanağında yer alan ve taraflarca imzalanarak kabul edilen çekişmeli vakıaları gösteren tutanak esas alınmak suretiyle yürütmek zorundadır. Ön inceleme sonuç tutanağı boşanma davasının yol haritasıdır. Başka yoldan gidilmesi ancak karşı tarafın açık muvafakati ile mümkündür (HMK.md.141/1) Ön inceleme aşaması tamamlanana kadar usulüne uygun şekilde ileri sürülmemiş olan vakıalar, mahkemece kendiliğinden incelenemeyeceği gibi, hakim onları hatırlatacak hallerde dahi bulunamaz (HMK.md.25/1). O halde, sadece ön inceleme aşaması tamamlanana kadar usulüne uygun şekilde (HMK. md.141) bildirilmiş olan vakıalar boşanma davalarının sınırını çizmekte ve mahkemece ancak, bu vakıalar hakkında inceleme ve değerlendirme yapılabilmekledir. Aksinin kabulü: davacının dayandığı olguların, dolayısıyla elde etmek istediği nihai talebin dışına çıkılması sonucunu doğuracağı gibi; temyiz ve karar düzeltme süreçleri de dahil, yargılamanın hangi aşamasına kadar gerçekleşecek hukuki ve fiili olguların nazara alınması gerektiği sorununu ortaya çıkaracaktır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 184. maddesinde "boşanmada yargılama usulü" ayrıca düzenlenmiş: anılan maddenin ilk fıkrasında "Boşanmada yargılama, aşağıdaki kurallar saklı kalmak üzere Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununa tabidir." hükmüne yer verilerek, maddede sayılan istisnalar dışında, boşanma davalarının "genel yargılama usulüne” tabi olduğu belirtilmiştir. Boşanmada genel yargılama usulünün uygulanmasına ayrık olan kurallar ve uygulanması özel usuller, Türk Medeni Kanununun 184. maddesinde sınırlı olarak belirtilmiş olmasına karşın; bu sınırlamalar ve istisnalar içinde, tarafların usulüne uygun şekilde dayanmadığı vakıaların ve özellikle tahkikat aşamasında meydana gelen boşanma sebebi oluşturan cinsel sadakatsizlik dahil her türlü vakıanın değerlendirmede esas alınacağına dair özel bir düzenlemeye bir başka deyişle istisnaya yer verilmemiştir. Ön inceleme aşaması tamamlanana kadar usulüne uygun şekilde (HMK. md. 141) dayanılmayan bir vakıanın, tahkikat aşamasında gerçekleştiğinden bahisle davalıya kusur olarak yüklenmesine, açıklanan "emredici usul kuralları” sebebiyle imkan bulunmamaktadır. Davacı-karşı davalının açtığı boşanma davası, davalı karşı davacının sadakat yükümlülüğüne aykırı davrandığı gerekçesi ile kabul edilmiştir. Ne var ki mahkemece davalı karşı davacıya kusur olarak isnat edilen sadakatsizlik eylemi dava açılmasından sonra meydana gelmiştir. Her dava açıldığı tarihteki şartlara tabidir. Davadan sonra oluşan vakıalar görülmekte olan boşanma davasında hükme esas alınamaz, ancak yeni bir dava konusu yapılır ve ispat edilirse birleştirilerek görülecek yeni boşanma davasında bu sebeple boşanma kararı verilebilir. Mahkemece davalı-karşı davacıya başka bir kusur da isnat edilmemiştir, gerçekleşen bu duruma göre, davacı-karşı davalının davasının kabulü ve tarafların eşit kusurlu kabul edilerek davalı-karşı davacı kadının tazminat taleplerinin reddi hatalı olup bozmayı gerektirmiştir. SONUÇ : Temyiz edilen hükmün yukarıda 2. bentte gösterilen sebeple BOZULMASINA. bozma kapsamı dışında kalan temyize konu bölümlerinin ise yukarıda 1. bentte gösterilen sebeple ONANMASINA, temyiz peşin harcının istek halinde yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere (2.) bentteki bozma sebebinde oyçokluğuyla, diğer yönlerden oybirliğiyle 15.09.2015 tarihinde karar verildi. KARŞI OY YAZISI Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre, yerinde görülmeyen temyiz itirazlarının reddiyle usul ve kanuna uygun olan hükmün onanması gerektiği düşüncesiyle sayın çoğunluğun ikinci bentteki bozma kararına katılmıyorum. 15.09.2015

  • KAÇAKÇILIK SUÇU SAVUNMA DİLEKÇESİ ÖRNEĞİ

    ADANA ... ASLİYE CEZA MAHKEMESİNE DOSYA NO : SANIK : MÜDAFİ : Av. Esmanur KILIÇMAN ERDEM KONU : Savunma dilekçemizdir. AÇIKLAMALAR: 1) Müvekkil sanık hakkında Adana .. Asliye Ceza Mahkemesinin ... sayılı dosyasında yapılan yargılama neticesinde 5607 Sayılı Yasaya Muhalefet suçundan mahkumiyet kararı verilmiş ancak verilen hüküm, katılan vekilinin temyiz talebi üzerine Yargıtay .. Ceza Dairesince mahkumiyet hükmünün kurulduğu kanun maddelerinin düzeltilmesi ve eksik hususların bulunması sebebiyle bozulmuştur. Ancak müvekkil suçsuz olup beraati gerekmektedir. 2) Şöyle ki; müvekkil kamyon şoförüdür. Götürdüğü mala karşılık mal sahibinin teklifi üzerine mal sahibine ait olan petrol istasyonuna gitmiş ve ürün karşılığı kadar mazot almıştır. 3) Dönerken önce Ceyhan'da kolluk görevlileri tarafından durdurulmuş ancak bir sorun yaşamamış ve gitmesine izin verilmiştir. Daha sonra Adana'da kolluk görevlileri tarafından tekrar durdurulmuş ve müvekkil emniyete götürülmüştür. Araçtan mazot örnekleri alınmıştır. Alınan örnekler üzerinden yapılan test sonuçlarına göre araçta bulunan mazot, ulusal marker içermediğinden müvekkil hakkında akaryakıt kaçakçılığı sebebiyle işlem başlatılmıştır. 4) Ancak müvekkil, daha önce vermiş olduğu beyanlarından da açıkça anlaşıldığı üzere mazotun kaçak olduğunu yapılan test sonuçları doğrultusunda öğrenmiştir. Bu nedenle suç işleme kastı olmadığından beraati gerekmektedir. 5) Yine müvekkil suç konusu mazotu, getirmiş olduğu yük karşılığında ve yükün maliyeti kadar almıştır. Müvekkilin de daha önce bahsettiği üzere kullanmış olduğu aracın depo kapasitesinin yarısı kadar mazot almıştır. O halde buradan açıkça anlaşılacağı üzere müvekkil suç işleme saiki ile değil gerçekten getirmiş olduğu ürünün karşılığı kadar yakıt almıştır. 6) Ancak yine de müvekkilin suç konusu yakıtı, kaçak olduğunu bilerek ve isteyerek aldığını düşünsek bile yukarıda bahsettiğimiz üzere araç deposunun kapasitesinin yaklaşık yarısı kadar mazot ile dolu olması bile kişisel kullanım ve tüketim amaçlı olup müvekkilin bu saikle hareket etmediğini göstermektedir. Yine soruşturma aşamasında keşif sonucu alınan bilirkişi raporunda, ''kaçak eşyanın taşıma aracının yüküne göre miktar ve hacim bakımından tamamını veya ağırlıklı bölümünü oluşturmadığı'' kanaatine varılmıştır. O halde bilirkişi raporundan da anlaşıldığı ve yukarıda bahsettiğimiz üzere araç içerisinde yer alan mazot miktarı akaryakıt kaçakçılığı suçunun maddi unsuru açısından bu suçu işlemeye elverişli nitelikte değildir. Bu nedenle müvekkilin beraati gerekmektedir. 7) Araçta bulunan yakıt miktarı yukarıda bahsettiğimiz üzere aracın depo kapasitesinin yarısı kadardır. O halde açıkça anlaşılacağı üzere müvekkil bu yakıtı kişisel kullanım ve tüketim amacıyla almıştır. Bununla ilgili olarak 5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu'nun 3. Maddesinin 11. fıkrasında: ''Ulusal marker uygulamasına tabi olup da, Enerji Piyasası Düzenleme Kurumunun belirlediği seviyenin altında ulusal marker içeren veya hiç içermeyen akaryakıtı; a) Ticari amaçla ... bulunduran veya nakleden, ... c) Bu özelliğini bilerek ve ticari amaçla satın alan...'' kişilerin cezalandırılmasını hükme bağlamıştır. Bu nedenle müvekkilin dava konusu akaryakıtı ticari amaçla aldığına ilişkin herhangi somut bir delil söz konusu değildir. Bu nedenle müvekkilin beraati gerekmektedir. Buna ilişkin olarak Yargıtay 19. CD 2019/1545 E. 2019/5800 K. 14.03.2019 tarihli kararında: ''...Olay tutanağında; sanığın aracında yapılan aramada ... karton kaçak sigara ve aracın çekicisinin deposunda ... LT fazla akaryakıt ele geçirildiği yazılı ise de; sanığın aşamalarda değişmeyen ifadesinde sigara ve yakıtı kişisel kullanımı için aldığını, ticari amacının olmadığını savunması karşısında, her ne kadar sanığın kullanmakta olduğu araç ticari mahiyette ise de dosyada mevcut 13.09.2013 tarihli bilirkişi raporunda sigaraların ve akaryakıtın aracın orijinal bölmelerinde ele geçirildiğinin tespit edilmiş olması... ve ele geçen miktarın kişisel kullanım sınırında kalması karşısında, sanığın ele geçen sigara ve akaryakıtı ticari maksatla bulundurduğuna ilişkin mahkumiyetine yeter, her türlü şüpheden uzak, kesin ve inandırıcı delil elde edilemediği gözetilerek beraat yerine yazılı şekilde mahkumiyet kararı verilmesi, Kanuna aykırı, sanık müdafii ile katılan vekilinin temyiz nedenleri bu itibarla yerinde görüldüğünden tebliğnameye kısmen uygun olarak, HÜKMÜN 5320 sayılı Kanun'un 8/1. maddesi gereğince uygulanması gereken 1412 sayılı CMUK'nun 321. maddesi uyarınca, BOZULMASINA,.. Oy birliği ile karar verildi.'' 8) Yargıtay CGK 2017/512 E. 2019/38 K. 22.01.2019 tarihli kararında: ''...5015 sayılı Petrol Piyasası Kanunu ve 5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu’nda hiç ya da yeterli seviyede ulusal marker içermeyen akaryakıtın bu özelliği bilinerek satın alınmasının suç teşkil edebilmesi için failin ticari amaçla satın almış olması şartı aranmış ancak "ticari amaçla satın alma" kavramından ne anlaşılması gerektiği hususunda bir tanımlamaya yer verilmemiştir. Ticari amaç birçok kaçakçılık suçunda aranan bir manevi unsur olup öğretide bu konuda; 'Ticari amaç maddi menfaat elde etmek amacıdır. Ticaret maddi kazanç için yapılan faaliyettir. Failin amacı kazanç dışında amaç ise maddi unsuru eksik kalacaktır.' (Erdener Yurtcan, Yeni Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu Şerhi, Beta Yayınları, İstanbul, 2007, s.21); 'Bu suç düzenlemesinde kast, özel kasttır. Bu nedenle, bu suç düzenlemesi ancak özel kastla işlenebilir. Bu özel kast, faildeki ticari amacı ifade eder. Fail, suç teşkil eden seçimlik hareketleri, ticari amaçla (saikle) işlemesi gerekir. Eğer, failde ticari amaç bulunmuyorsa, bu suç oluşmayacaktır. Bu nedenle, bu seçimlik hareketin kişisel kullanımlar için yapılması bu suçu oluşturmayacaktır.' (Mustafa Özen, 5607 sayılı Kaçakçılık Kanununda Düzenlenen Suçlar, Adalet Yayınevi, 1.Bası, Ankara, 2015, s.98); 'Yurda kaçak olarak sokulmamış ancak yeterli veya hiç marker içermeyen akaryakıtın, ticari amaçla üretilmesi, bulundurulması, nakledilmesi satışa arz edilmesi, satılması ve markersiz olma özelliği bilinerek ticari amaçla satın alma hareketlerinin fail tarafında bilerek ve istenerek yapılması halinde manevi unsur gerçekleşmiş olacaktır. Ticari amaç gözetmeden kendi ihtiyacı için akaryakıt üreten, nakleden, bulunduran veya satın alan kişinin bu fiillerinde kasten hareket ettiği kabul edilemez. Bir olayda manevi unsurun gerçekleşip gerçekleşmediği, somut olayın tüm özellikleri, ele geçen eşyanın miktar ve değeri ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunun, ceza sorumluluğunun şahsiliğini, kastı, taksiri, ceza sorumluluğunu kaldıran veya azaltan nedenleri düzenleyen 20–34. madde hükümleri birlikte değerlendirilerek belirlenmelidir.' (Seyfettin Çilesiz, İçtihatlı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu Açıklaması, 5. Bası, Adalet Yayınevi, Ankara, 2018, s. 376-377); 'Ticari amaç olması için, belli bir uğraşın sonunda maddi bir menfaat gereklidir. Kazanç dışında başka bir amaç varsa belirtilen suç oluşmayacaktır. Örneğin, fail acıyarak yardım etmek veya korumak amacıyla belirtilen fiilleri işlerse bu takdirde koşulları çerçevesinde iştirak iradesi araştırılacaktır. Kişisel kullanım veya tüketim çerçevesinde yapılanlar suç kapsamında değerlendirilmemektedir.' (Dilara Şahin, 5607 Sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunundaki İthalat Kaçakçılığı Suçları ve Kabahatler, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul, 2011, s.68); 'Kendisinin kişisel kullanım ve tüketimi için kaçak eşyanın satın alınması, saklanması, taşınması hareketleri kasten işlense dahi bu suç oluşmayacaktır' (Selçuk Bütün, 5607 Sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu Kapsamında Gümrük Kaçakçılığı Suçları, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Kocaeli Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Kocaeli, 2008, s.70) şeklinde görüşler ileri sürülmüştür. Tüm bu nedenlerle failin ticari amaçla hareket edip etmediği, ekonomik ve sosyal durumu, suça konu eşyanın cinsi, nevi, kullanım yeri, zamanı, miktarı, değeri, bulundurma ve ele geçiriliş biçimi gibi hususlar gözetilerek her olayın özelliğine göre değerlendirilip belirlenmelidir...'' 9) İddia olunan suç konusu mazot, aracın deposunda bulunmuştur. Bu nedenle söz konusu mazot, ulusal marker ölçümü neticesinde geçersiz olsa dahi depoda bulunması yukarıda paylaşmış olduğumuz Yargıtay kararlarına göre gizleme saiki olmadan kişisel kullanım ve tüketim için alınmış olması suçun maddi ve manevi unsuru açısından elverişli değildir. 11) Ayrıca müvekkil suçu kabul anlamına gelmeksizin dava konusu akaryakıtın vergisini de ödemiş olup bu nedenle hüküm verilirken bunun da göz önüne alınması gerekmektedir. TALEP VE SONUÇ: Yukarıda izah edilen nedenler ve paylaşmış olduğumuz Yargıtay kararları ışığında dava konusu akaryakıtın kişisel kullanım sınırlarında olması ve ticari amaçla satın alındığına ilişkin somut herhangi bir somut delil olmaması nedeniyle suçun unsurları oluşmadığından müvekkilin beraatine, eğer mahkeme aksi kanaatte ise lehe hükümlerin uygulanmasına karar verilmesini vekaleten talep ederiz. ../../.. Sanık Müdafi Av. Esmanur KILIÇMAN ERDEM

  • "Kişisel kullanım ve tüketimi için kaçak eşyanın satın alınması kaçakçılık suçunu oluşturmaz''

    YARGITAY Ceza Genel Kurulu Esas Yıl/No: 2017/512 Karar Yıl/No: 2019/38 Karar tarihi: 22.01.2019 YARGITAY KARARI Kararı Veren Yargıtay Dairesi : 7. Ceza Dairesi Mahkemesi :Asliye Ceza Sayısı : 220-254 Sanıklar ... ve ... hakkında açılan kamu davasında yapılan yargılama sonucunda kurulan mahkûmiyet hükümlerinden, sanık ...'ın 5015 sayılı Kanun'un Ek Madde 5/1, TCK'nın 62/1, 51, 52, 53 ve 54. maddeleri gereğince 1 yıl 8 ay hapis, 80 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna, hapis cezasının ertelenmesine ve müsadereye ilişkin Başkale (Kapatılan) 2. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 06.04.2011 tarihli ve 376-119 sayılı hükmün, sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 7. Ceza Dairesince 07.10.2013 tarih ve 27215-20525 sayı ile; “Oluşa ve dosya kapsamına göre, sanığın tüm aşamalarda hakkında mahkumiyet kararı verilen diğer sanık ...'ın sevk ve iradesinde bulunan araçta yolcu olarak bulunduğunu ve aracın kasasında bulunan dava konusu mazotlardan haberi olmadığını belirtmesi, sanık ...'ın savunmasında ise bu hususu teyit edip mazotun kendisine ait olduğunu kabul etmesi karşısında, dosyada sanığın savunmasının aksini gösterir cezalandırılması için yeterli delil bulunmadığı gözetilmeyerek, sanık ...'ın beraati yerine yazılı gerekçeyle mahkumiyetine karar verilmesi" isabetsizliğinden oy çokluğuyla bozulmasına karar verilmiş, Daire üyeleri T. Emiroğlu ve S. Tuncer; “Suç tarihinde suça konu kaçak akaryakıtın, sanık ...'ın beyanına göre dayısına ait olan kamyonette nakil yapıldığı, aynı araçta bulunan.....'ın dayısı olan diğer sanık ...'ın bu nakilden haberdar olmamasının hayatın olağan akışına aykırı olduğu, nakil esnasında her iki sanığın birlikte olup bu işi birlikte yaptıklarının anlaşılması karşısında, sanık ... hakkındaki mahkumiyet hükmünün onanması gerektiği" düşüncesiyle karşı oy kullanmışlardır. Yerel Mahkeme ise 29.05.2014 tarih ve 220-254 sayı ile; "Olay tarihinde güvenlik kuvvetlerince yapılan faaliyet sırasında sanıkların şoför ve yolcu olarak bulundukları 65 .. ... plakalı sayılı araç içerisinde yaklaşık 2400 litre kaçak akaryakıt ele geçirildiğini, akaryakıtın kaçak olduğunun tespit edildiği, sanık ...'ın mahkeme huzurunda alınan savunmasında suça konu akaryakıtları kendi ihtiyacı için aldığını beyan ederek, diğer sanık ...'ın ise aracı suç tarihinden önce harici olarak.....'a sattığını beyan ederek suçlamayı kabul etmemiş iseler de sanıkların suça konu araçta birlikte yakalanması, ele geçirilen akaryakıt miktarı ve bölgede kaçakçılık olaylarının yoğun olması sebebiyle sanıkların savunmasına itibar edilmemiş ve olay yeri tespit tutanağı, marker test sonucu, ele geçirilen akaryakıt miktarı ve tüm dosya kapsamına göre sanıkların ticari amaçla kaçak petrol taşıma eylemi sabit görüldüğünden sanığın suçu sabit görülmüştür. Sanık Aslan olay yerine minibüs ile gelip sonradan yeğeni sanığın kullandığı araca bindiğini beyan etmiş, Sanık ... bunu teyit etmiş ise de olay yeri tutanağına göre araç köy yolundan anayola seyir halindedir ve henüz anayola çıkmadan yakalanmıştır, araca yakalanana kadar birisinin bindiği takipteki kolluk güçlerince görülmemiştir. O halde sanıklar akaryakıtı beraberce almış ve beraberce sevk etmiştir. Sanığın beyanına itibar edilse bile minibüsten köy yoluna girdikten sonra inmesi mantıklı değildir, anayolda inerek yeğenini bekleyebilirdi, kaldı ki yakın akrabalık ve beraber yakalanma olguları da mahkumiyete yeterli delildir, ilçemizde yaşanan ve her gün görülen bu gibi kaçakçılık olayları jelikan sayısı itibariyle iki kişiyi zorunlu kılmakta, ancak yakalanma halinde bari birimiz ceza alalım denilerek sanıklar bu şekilde savunma yapmaktadır" şeklindeki gerekçe ile direnerek, sanık ...'ın ilk hükümde olduğu gibi mahkûmiyetine karar vermiştir. Direnme kararına konu bu hükmün de sanıklar ve şikâyetçi vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 12.09.2014 tarihli ve 299557 sayılı, sanık ...'ın temyiz istemi hakkında "inceleme yapılmasına yer olmadığına karar verilmesi", şikâyetçi vekilinin temyiz isteminin "reddi" ve sanık ...'ın temyizi yönünden ise "onama" istekli tebliğnamesi ile Yargıtay Birinci Başkanlığına gelen dosya, Ceza Genel Kurulunca 07.12.2016 tarih ve 550-494 sayı ile; 6763 sayılı Kanun'un 38. maddesi ile 5320 sayılı Kanun'a eklenen geçici 10. madde uyarınca kararına direnilen daireye gönderilmiş, aynı madde uyarınca inceleme yapan Yargıtay 7. Ceza Dairesince 05.04.2017 tarih ve 46-2611 sayı ile direnme kararının yerinde görülmemesi üzerine Yargıtay Birinci Başkanlığına iade edilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Gümrük İdaresinin direnme kararına konu hükmü temyiz ettiği, direnme kararına konu hükme yönelik temyiz talebinin yerinde olup olmadığını değerlendirme yetkisinin, direnme kararının Özel Dairece yerinde görülmeyip Ceza Genel Kuruluna gönderildiği de dikkate alındığında direnme kararını inceleyecek olan Ceza Genel Kuruluna ait olduğu, bu nedenle Özel Dairenin, Gümrük İdaresinin temyiz talebini reddine dair kararının hukuki değerden yoksun olduğu belirlenmiş olup Özel Daire ile Yerel Mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlıklar; 1- Şikâyetçi Van Gümrük Müdürlüğü vekilinin, sanık ... hakkındaki hükmü temyiz etme hak ve yetkisinin bulunup bulunmadığının, 2- Sanık ...’a atılı 5015 sayılı Kanun’a muhalefet suçunun sabit olup olmadığının, 3- Sanık ...’ın temyiz dilekçesi içeriğine göre incelemenin Özel Dairece mi yoksa Ceza Genel Kurulunca mı yapılması gerektiğinin, Belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; Olay yeri tespit tutanağına göre; kolluk görevlilerince 07.09.2010 tarihinde, saat 18.00-20.00 saatleri arasında Ilıcak Köyü, ....t Mezrası, Bavis Köprüsü mevkisinde icra edilen önleyici hizmet devriyesi sırasında, saat 18.30 sıralarında ....t Mezrası istikametinden Van-Hakkari devlet karayolu istikametine doğru seyir hâlinde bulunan 65 .. ... plaka sayılı beyaz renkli İsuzu marka kamyonetin, Bavis Köprüsüne 200 metre kala durup 5 dakika kadar bekledikten sonra yola devam etmesi üzerine şüphelenilerek köprü üzerinde durdurulduğu, yapılan kimlik kontrolünde aracı sevk ve idare eden şahsın sanık ..., yanında bulunan şahsın ise sanık ... olduğunun tespit edildiği, sanık ...'a araçta ne sevk ettiği sorulduğunda, çiftçilik yaptığı için traktöründe kullanmak amacıyla Başkale ilçesinin Yukarı Çaldıran Köyünde ikamet eden ismini bilmediği bir şahıstan satın aldığı 40 adet bidonda İran mazotu denilen kaçak akaryakıt taşıdığını söylediği, nöbetçi Cumhuriyet savcısından alınan talimatla sanıkların, toplam 2.400 litre kaçak mazotun ve nakil aracının jandarma karakoluna götürüldüğü, Muhafaza altına alma tutanağına göre; sanıkların kaçak akaryakıtı ve suçta kullanılan nakil aracını rıza ile teslim ettikleri, Ulusal marker tespit tutanağına göre; ele geçen akaryakıtın cihazla yapılan kontrolünde marker seviyesinin geçersiz olduğu, 31.12.2010 tarihli ve 15842 nolu TÜBİTAK MAM kırsal motorin muayene raporunda, ele geçen akaryakıtın marker seviyesinin geçersiz olduğunun, numuneye hafif ürün karıştırıldığının ve teknik düzenlemede yer alan özelliklere aykırı olduğunun bildirildiği, 03.12.2010 tarihli bilirkişi raporuna göre; yakalanan mazot miktarının 2.400 litre olduğu, 1 litresinin CİF değerinin 0,60 TL olduğu, Kaçak eşyaya mahsus tespit varakasında, kaçak motorinlerin CİF kıymetinin 1.440 TL, gümrük vergilerinin 4.013,02 TL, gümrüklenmiş değerinin ise 5.453,02 TL olduğunun belirtildiği, Keşifte dinlenen bilirkişi beyanına göre; suç eşyasının naklinde kullanılan 65 .. ... plaka sayılı, 1996 model İsuzu marka kamyonetin üzerinde kaçakçılık için hazırlanmış gizli ya da özel bölme bulunmadığı, azami yüklü ağırlığı tahmini 7.000 kg olan aracın piyasa değerinin ise suç tarihi itibarıyla 1.000 TL olduğu, Sanık ...'ın, 08.11.2010 ve 18.07.2011 tarihli dilekçeleriyle aracın kendisine ait olduğunu belirterek iadesini talep ettiği, son dilekçesi üzerine aracın, 1.000 TL teminat karşılığında bu sanığa teslim edildiği, Anlaşılmaktadır. Sanık ... kollukta; dayısı sanık ...'a ait olan kamyonetle Başkale ilçesinin Yukarı Çaldıran Köyünden tanımadığı bir şahıstan yaklaşık olarak 39-40 jelikan kaçak mazot alarak aracın kasasına koyduğunu, Başkale'ye seyir halinde iken Bavis Köprüsüne geldiğini, köprünün üzerinde bekleyen dayısı sanık ...'ı araca aldığını ve Başkale'ye doğru yola çıktıkları esnada karşıdan gelen jandarma ekipleri tarafından durdurulduğunu, çiftçilik yaptığını, kaçak mazotu traktörde kullanmak için aldığını, ticari amacının bulunmadığını, Duruşmada benzer anlatımlarından farklı olarak; suçta kullanılan nakil aracını sanık ...'dan olay tarihinden önce 6.000 TL'ye haricen satın aldığını, Sanık ... kollukta; İstanbul'da ikamet ettiğini, Başkale'de oturan kardeşlerinin ve babasının yanına gezmeye geldiğini, olay tarihinde Başkale'den bindiği minibüsten Bavis Köprüsünde inip yeğeni sanık ...'ı beklemeye başladığını, 10-15 dakika sonra yeğeninin araçla yanına geldiğini, aracın ön tarafına bindikten sonra Başkale'ye doğru gitmeye başladıkları esnada karşı istikametten gelen jandarma ekiplerinin aracı durdurduğunu, görevlilerin aracın kasasında kaçak mazot bulunduğunu tespit ettiklerini, olayla alakasının bulunmadığını, Duruşmada ise farklı olarak; suçta kullanılan nakil aracını sanık ...'a haricen sattığını, olay tarihinde de bu araca tesadüfen bindiğini, Savunmuşlardır. Uyuşmazlık konularının ayrı ayrı değerlendirilmesinde fayda bulunmaktadır. 1-Şikâyetçi Van Gümrük Müdürlüğü vekilinin, sanık ... hakkındaki hükmü temyiz etme hak ve yetkisinin bulunup bulunmadığı; 5015 sayılı Petrol Piyasası Kanunu'nun 2. maddesinin ikinci fıkrasında, bu Kanun’un uygulanmasında kurumun, Enerji Piyasası Düzenleme Kurumunu ifade ettiği belirtilmiştir. 5015 sayılı Kanun’un suç tarihi itibarıyla yürürlükte bulunan 13. maddesinin dördüncü fıkrası; “Kurum; piyasa faaliyetlerine ilişkin olarak açılmış veya açılacak kamu davalarına müdahil olabilir. Bu konularla ilgili olarak suç duyurusunda bulunabileceği gibi mevzuatın uygulanması açısından, adlî ve mülkî makamlardan yaptırım talebinde bulunabilir.” şeklinde düzenlenmiş iken 11.04.2013 tarihinde yürürlüğe giren 6455 sayılı Kanun'un 40. maddesi ile; "Kurum, piyasa faaliyetlerine ilişkin olarak lisans sahipleri veya yetkilileri hakkında açılan kamu davalarını katılan sıfatıyla takip edebilir. Bu konularla ilgili olarak suç duyurusunda bulunabileceği gibi mevzuatın uygulanması açısından, adlî ve mülkî makamlardan yaptırım talebinde bulunabilir." hâline getirilmiştir. 5607 sayılı Kaçakçıkla Mücadele Kanun'un "Davaya katılma" başlıklı 18. maddesi ise; “Bu Kanunda tanımlanan suçlar dolayısıyla açılan davalarda mahkeme, iddianamenin bir örneğini ilgili gümrük idaresine de gönderir. Başvurusu üzerine, ilgili gümrük idaresi açılan davaya katılan olarak kabul edilir.” şeklinde düzenlenmiştir. Bu aşamada "mağdur", "suçtan zarar gören" ve "malen sorumlu" kavramları ile "kamu davasına katılma" kurumu üzerinde de durulması gerekmektedir. 5271 sayılı CMK'nın 237/1. maddesinde; “Mağdur, suçtan zarar gören gerçek ve tüzel kişiler ile malen sorumlu olanlar, ilk derece mahkemesindeki kovuşturma evresinin her aşamasında hüküm verilinceye kadar şikâyetçi olduklarını bildirerek kamu davasına katılabilirler” hükmü ile kamu davasına katılma hak ve yetkisi bulunanlar üç grup halinde belirtilmiştir. Bu düzenleme, 1412 sayılı CMUK'nın 365. maddesindeki; “Suçtan zarar gören herkes, soruşturmanın her aşamasında kamu davasına müdahale yolu ile katılabilir” hükmü ile benzerlik göstermekte ise de yeni hükme, önceki kanunda yer almayan malen sorumlu ve dar anlamda suçtan zarar göreni ifade eden mağdur da eklenmek suretiyle, madde; öğreti ve uygulamadaki görüşlere uygun olarak, katılma hak ve yetkisi bulunduğu kabul edilenleri kapsayacak şekilde düzenlenmiştir. Mağdur, suçtan zarar gören gerçek ve tüzel kişiler ile malen sorumlu olanların kanunun kendilerine tanıdığı hak ve yetkileri haiz olarak davada yer almasına öğreti ve uygulamada “davaya katılma” veya “müdahale” denilmekte, davaya katılma talebinin kabul edilmesi hâlinde ise davaya katılma isteminde bulunan kişi “katılan” ya da “müdahil” sıfatını almaktadır. Gerek 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nda, gerekse 1412 sayılı Ceza Muhakemesi Usulü Kanunu’nda kamu davasına katılma konusunda suç bakımından bir sınırlama getirilmemiş, ilke olarak şartların varlığı halinde tüm suçlar yönünden kamu davasına katılma kabul edilmiştir. Öğreti ve uygulamada kamu davasına katılma yetkisi bulunan kişinin “suçtan zarar görmesi” şartı aranmış, ancak kanunda “suçtan zarar gören” ve “mağdur” kavramlarının tanımı yapılmadığı gibi, zararın maddi ya da manevi olduğu hususu bir ayrıma tâbi tutulmamış ve sınırlandırılmamıştır. Bu nedenle konuya açıklık kazandırılırken öğretideki görüşlerden de yararlanılarak, maddede katılma yetkisi kabul edilen, “mağdur”, “suçtan zarar gören” ve “malen sorumlu olan” kavramlarının, kamu davasına katılma hususundaki uygulamaya ışık tutacak biçimde tanımlanması gerekmektedir. Malen sorumlu; yargılama konusu işin hükme bağlanması ve bunun kesinleşmesinden sonra, maddî ve malî sorumluluk taşıyarak hükmün sonuçlarından etkilenecek veya bunlara katlanacak kişidir. Mağdur; Türk Dil Kurumu Büyük Türkçe Sözlüğünde, “haksızlığa uğramış kişi” olarak tanımlanmaktadır. Ceza hukukunda ise mağdur kavramı, suçun konusunun ait olduğu kişi ya da kişilerdir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun hazırlanmasında esas alınan suç teorisinde suçun maddi unsurları arasında yer alan mağdur, ancak gerçek bir kişi olabilecek, tüzel kişilerin suçtan zarar görmeleri mümkün ise de, bunlar mağdur olamayacaklardır. Suçtan zarar gören ile mağdur kavramları da aynı şeyi ifade etmemektedir. Mağdur suçun işlenmesiyle her zaman zarar görmekte ise de, suçtan zarar gören kişi her zaman suçun mağduru olmayabilir. Bazı suçlarda mağdur belli bir kişi olmayıp; toplumu oluşturan herkes (geniş anlamda mağdur) olabilecektir. (M. Emin Artuk-Ahmet Gökcen–M. Emin Alşahin–Kerim Çakır, Ceza Hukuku Genel Hükümler, 11. Bası, Adalet Yayınevi, Ankara, 2017, s.305; İzzet Özgenç, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, 11. Bası, Seçkin Yayıncılık, Ankara, 2015, s.214-217; Mahmut Koca-İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, 8. Bası, Seçkin Yayıncılık, Ankara, 2015, s.106-107; Osman Yaşar-Hasan Tahsin Gökcan-Mustafa Artuç, Türk Ceza Kanunu, 6. cilt, Ankara, 2010, s.7702-7703) “Suçtan zarar görme” kavramı gerek Ceza Genel Kurulu, gerekse Özel Dairelerin yerleşmiş kararlarında; “suçtan doğrudan doğruya zarar görmüş bulunma hali” olarak anlaşılıp uygulanmış, buna bağlı olarak da dolaylı veya muhtemel zararların, davaya katılma hakkı vermeyeceği kabul edilmiştir. Nitekim bu husus, Ceza Genel Kurulunun 08.11.2016 gün ve 830-412, 03.05.2011 gün ve 155–80, 04.07.2006 gün ve 127–180, 22.10.2002 gün ve 234–366 ile 11.04.2000 gün ve 65–69 sayılı kararlarında; “dolaylı veya muhtemel zarar, davaya katılma hakkı vermez” şeklinde açıkça ifade edilmiştir. Uyuşmazlık konusuna ilişkin olarak, bir tüzel kişinin kamu davasına katılabilmesi için CMK’nın davaya katılmayı düzenleyen genel kural niteliğindeki 237. maddesinde belirtilen şartın gerçekleşmesi, başka bir deyişle suçtan doğrudan zarar görmüş olması veya herhangi bir kanunda, belirli bir tüzel kişinin bazı suçlardan açılan kamu davalarına katılmasını özel olarak düzenleyen bir hükmün bulunması gerekir. Örneğin 5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu’nun davaya katılmayı düzenleyen 18. maddesi uyarınca Gümrük İdaresinin, 3628 sayılı Mal Bildiriminde Bulunulması Rüşvet ve Yolsuzluklarla Mücadele Kanunu’nun 18. maddesi uyarınca Maliye Bakanlığının, 5411 sayılı Bankacılık Kanunu’nun 162. maddesi uyarınca Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu ile Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunun usulüne uygun başvuruda bulunmaları halinde kamu davasına katılacakları açıkça hükme bağlanmıştır. Özel kanun hükümleri uyarınca davaya katılmanın kabul edildiği bu gibi durumlarda, belirtilen kurumların suçtan zarar görüp görmediklerini ayrıca araştırmaya gerek bulunmamaktadır. Ceza Genel Kurulunun 22.10.2002 gün 234-366; 03.05.2011 gün ve 155-80 ile 21.02.2012 gün 279–55 ve 15.04.2014 gün 599-190 sayılı daha sonraki bir çok kararlarında da aynı sonuca ulaşılmıştır. Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde; Sanığa atılı 5015 sayılı Kanun’un Ek 5/1. maddesinde düzenlenen suç bakımından Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu'nun davaya katılma hakkı olduğuna ilişkin, anılan Kanun’un suç tarihi itibarıyla yürürlükte bulunan 13. maddesinin dördüncü fıkrasında özel hüküm bulunmaktadır. Anılan suçtan doğrudan zarar görmeyen ve kamu davalarına katılmasını özel olarak düzenleyen bir hükmün de bulunmaması nedeniyle bu suçu takip etme görevi bulunmayan Van Gümrük Müdürlüğünün kamu davasına katılma yetkisi olmadığı gibi Yerel Mahkemece verilen katılma kararı hukuki değerden yoksun olup hükmü temyiz etme hakkı vermeyecektir. Bu itibarla, Van Gümrük Müdürlüğü adına vekilinin yapmış olduğu temyiz isteğinin reddine karar verilmelidir. 2-Sanık ...’a atılı 5015 sayılı Kanun’a muhalefet suçunun sabit olup olmadığı; 5015 sayılı Petrol Piyasası Kanunu’nun Ek 5/1. maddesinde bulunan; "Kaçak petrolü satışa arz eden, satan, bulunduran, bu özelliğini bilerek ticari amaçla satın alan, taşıyan veya saklayan kişi, iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ve yirmibin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. Kaçak petrolün ve kaçakçılıkta kullanılan suç araç ve gereçlerinin müsaderesine de hükmolunur." şeklindeki düzenleme 11.04.2013 tarihinde yürürlüğe giren 6455 sayılı Kanun’un 47. maddesiyle yürürlükten kaldırılmış ancak maddede tanımlanan fiil suç olmaktan çıkarılmayarak aynı Kanun'un 54. maddesiyle 5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu’nun 3. maddesinin; "Akredite laboratuvar analiz sonucuna göre Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu tarafından belirlenen seviyede ulusal marker içermeyen, yasal yollarla Türkiye’de serbest dolaşıma girdiği belgelendirilemeyen veya menşei belli olmayan akaryakıtı; üreten, satışa arz eden, satan, bulunduran, bu özelliğini bilerek ticarî amaçla satın alan, taşıyan veya saklayan kişi, iki yıldan beş yıla kadar hapis ve yirmi bin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır" şeklindeki 11. fıkrasına aktarılmış, 28.06.2014 tarihinde yürürlüğe giren 6545 sayılı Kanun’un 89. maddesiyle de söz konusu fıkra; “Ulusal marker uygulamasına tabi olup da, Enerji Piyasası Düzenleme Kurumunun belirlediği seviyenin altında ulusal marker içeren veya hiç içermeyen akaryakıtı; a) Ticari amaçla üreten, bulunduran veya nakleden, b) Satışa arz eden veya satan, c) Bu özelliğini bilerek ve ticari amaçla satın alan, kişi iki yıldan beş yıla kadar hapis ve yirmi bin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılır. Ancak, marker içermeyen veya seviyesi geçersiz olan akaryakıtın kaçak olarak yurda sokulduğunun anlaşılması hâlinde, onuncu fıkra hükmüne istinaden cezaya hükmolunur” biçiminde değiştirilmiştir. 6455 sayılı Kanun’la 5015 sayılı Kanun’da yer alan kaçakçılık fiilleri 5607 sayılı Kanun’a aktarıldığından, 5015 sayılı Kanun’un 2/21. maddesinde yer alan; "a) Kurumca belirlenen seviyede ulusal marker içermeyen akaryakıtı, b) Yasal yollarla Türkiye'de serbest dolaşıma girdiği belgelendirilemeyen veya menşei belli olmayan petrolü ve petrol ürünlerini, c) Kurumdan izin alınmadan; akaryakıt haricinde kalan solvent, madenî ve baz yağ, asfalt, solvent nafta ve benzeri petrol ürünlerinden elde edilen akaryakıtı ya da akaryakıta dönüştürmek maksadıyla kullanılan veya bulundurulan akaryakıt haricinde kalan solvent, madenî ve baz yağ, asfalt, solvent nafta ve benzeri petrol ürünlerini, d) 10/7/2003 tarihli ve 4926 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanununa göre kaçak olan petrolü ve petrol ürünlerini, e) Sıvı veya gaz halindeki hidrokarbonlarla, hidrokarbon türevi olan yakıtları nakleden boru hatlarından (her türlü üretim, iletim ve dağıtım hatları dahil) veya bunların depolarından veya kuyulardan yasalara aykırı şekilde alınan petrolü ve petrol ürünlerini, ...İfade eder" şeklindeki "kaçak petrol" tanımı, 6455 sayılı Kanun’un 35. maddesiyle, "Kaçak akaryakıt: 21/3/2007 tarihli ve 5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu hükümleri uyarınca kaçak olarak kabul edilen akaryakıtı...ifade eder” biçimine dönüştürülmüştür. 5015 sayılı Petrol Piyasası Kanunu ve 5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu’nda hiç ya da yeterli seviyede ulusal marker içermeyen akaryakıtın bu özelliği bilinerek satın alınmasının suç teşkil edebilmesi için failin ticari amaçla satın almış olması şartı aranmış ancak "ticari amaçla satın alma" kavramından ne anlaşılması gerektiği hususunda bir tanımlamaya yer verilmemiştir. Ticari amaç birçok kaçakçılık suçunda aranan bir manevi unsur olup öğretide bu konuda; "Ticari amaç maddi menfaat elde etmek amacıdır. Ticaret maddi kazanç için yapılan faaliyettir. Failin amacı kazanç dışında amaç ise maddi unsuru eksik kalacaktır." (Erdener Yurtcan, Yeni Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu Şerhi, Beta Yayınları, İstanbul, 2007, s.21); "Bu suç düzenlemesinde kast, özel kasttır. Bu nedenle, bu suç düzenlemesi ancak özel kastla işlenebilir. Bu özel kast, faildeki ticari amacı ifade eder. Fail, suç teşkil eden seçimlik hareketleri, ticari amaçla (saikle) işlemesi gerekir. Eğer, failde ticari amaç bulunmuyorsa, bu suç oluşmayacaktır. Bu nedenle, bu seçimlik hareketin kişisel kullanımlar için yapılması bu suçu oluşturmayacaktır." (Mustafa Özen, 5607 sayılı Kaçakçılık Kanununda Düzenlenen Suçlar, Adalet Yayınevi, 1.Bası, Ankara, 2015, s.98); "Yurda kaçak olarak sokulmamış ancak yeterli veya hiç marker içermeyen akaryakıtın, ticari amaçla üretilmesi, bulundurulması, nakledilmesi satışa arz edilmesi, satılması ve markersiz olma özelliği bilinerek ticari amaçla satın alma hareketlerinin fail tarafında bilerek ve istenerek yapılması halinde manevi unsur gerçekleşmiş olacaktır. Ticari amaç gözetmeden kendi ihtiyacı için akaryakıt üreten, nakleden, bulunduran veya satın alan kişinin bu fiillerinde kasten hareket ettiği kabul edilemez. Bir olayda manevi unsurun gerçekleşip gerçekleşmediği, somut olayın tüm özellikleri, ele geçen eşyanın miktar ve değeri ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunun, ceza sorumluluğunun şahsiliğini, kastı, taksiri, ceza sorumluluğunu kaldıran veya azaltan nedenleri düzenleyen 20–34. madde hükümleri birlikte değerlendirilerek belirlenmelidir." (Seyfettin Çilesiz, İçtihatlı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu Açıklaması, 5. Bası, Adalet Yayınevi, Ankara, 2018, s. 376-377); "Ticari amaç olması için, belli bir uğraşın sonunda maddi bir menfaat gereklidir. Kazanç dışında başka bir amaç varsa belirtilen suç oluşmayacaktır. Örneğin, fail acıyarak yardım etmek veya korumak amacıyla belirtilen fiilleri işlerse bu takdirde koşulları çerçevesinde iştirak iradesi araştırılacaktır. Kişisel kullanım veya tüketim çerçevesinde yapılanlar suç kapsamında değerlendirilmemektedir." (Dilara Şahin, 5607 Sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunundaki İthalat Kaçakçılığı Suçları ve Kabahatler, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul, 2011, s.68); "Kendisinin kişisel kullanım ve tüketimi için kaçak eşyanın satın alınması, saklanması, taşınması hareketleri kasten işlense dahi bu suç oluşmayacaktır" (Selçuk Bütün, 5607 Sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu Kapsamında Gümrük Kaçakçılığı Suçları, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Kocaeli Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Kocaeli, 2008, s.70) şeklinde görüşler ileri sürülmüştür. Gerek 5015 gerekse 5607 sayılı Kanun’larla korunmak istenen amaçlardan biri de ticari hayatta haksız kazanca bağlı rekabet dengesini bozabilecek unsurların ortadan kaldırılmasıdır. Nitekim, 5015 sayılı Kanun’un “Amaç ve kapsam” başlıklı 1. maddesinde bu husus "Bu Kanunun amacı; yurt içi ve yurt dışı kaynaklardan temin olunan petrolün doğrudan veya işlenerek güvenli ve ekonomik olarak rekabet ortamı içerisinde kullanıcılara sunumuna ilişkin piyasa faaliyetlerinin şeffaf, eşitlikçi ve istikrarlı biçimde sürdürülmesi için yönlendirme, gözetim ve denetim faaliyetlerinin düzenlenmesini sağlamaktır." şeklinde ifade edilmiştir. Bu nedenle kanun koyucu bazı kaçakçılık fiillerinde belirtilen hukuki değer bakımından doğrudan zarar doğurucu nitelikte bulunmayan ticari amaç dışı hareketleri suç kapsamı dışında tutmayı tercih etmiştir. Ticari kelimesinin sözcük anlamı “ticaretle ilgili, ticarete ilişkin”dir. Ticaret ise "ürün, mal vb. alım satımı, kazanç amacıyla yürütülen alım satım etkinliği, bu etkinlikle ilgili bilim, alışveriş sonucu elde edilen, yararlanılan fiyat farkı, kâr" anlamlarına gelmektedir. (Türkçe Sözlük, Türk Dil Kurumu Yayınları, 11. Bası, Ankara, 2011, s.2354-2355). Bu bakımdan "ticari amaç"ın kazanç elde etmek amacı olarak tanımlanması mümkündür. Ticari amaç çoğunlukla bir ticari işletmeyi, kısmen de olsa, kendi adına işleten "tacir"ler tarafından güdülen bir amaçtır. Ancak ticari amacın, "tacir" sıfatıyla mutlak bir bağlantısı bulunmamaktadır. Zira tacir sıfatını taşıyan gerçek kişilerin tüm eylem ve işlemleri ticari değildir. Aynı şekilde tacir olmayan kişilerin de ticari maksatla hareket etmesi mümkündür. Ticari amaç, kazanç elde etmek için satmak amacıyla almakla da sınırlı değildir. Kişinin kendi şahsi ihtiyaçları dışında belirli bir meslek veya ticari faaliyetin icrası kapsamında maliyet unsuru olarak yahut alacak-borç ilişkilerinde kullanmak üzere yaptığı alımların da ticari amaçla yapıldığı kabul edilmelidir. Tüm bu nedenlerle failin ticari amaçla hareket edip etmediği, ekonomik ve sosyal durumu, suça konu eşyanın cinsi, nevi, kullanım yeri, zamanı, miktarı, değeri, bulundurma ve ele geçiriliş biçimi gibi hususlar gözetilerek her olayın özelliğine göre değerlendirilip belirlenmelidir. Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde; Olay yeri ile ulusal marker tespit tutanakları, TÜBİTAK MAM muayene raporu, bilirkişi raporu, keşifte dinlenilen bilirkişi beyanı ve tüm dosya içeriğinden; 07.09.2010 tarihinde kolluk görevlilerince Ilıcak Köyü, ....t Mezrası, Bavis Köprüsü mevkisinde icra edilen önleyici hizmet devriyesi esnasında saat 18.30 sıralarında, sanık ... tarafından sevk ve idare edilen 65 .. ... plaka sayılı kamyonetin, köprüye 200 metre kala durup 5 dakika kadar bekledikten sonra yola devam etmesi üzerine şüphelenilerek köprü üzerinde durdurulduğu, sanık ...'ın da içinde bulunduğu ve sahibi olduğu araçta 40 adet bidon içinde toplam 2.400 litre kaçak akaryakıtın ele geçirildiği anlaşılan olayda; Sanık ...'ın kaçak akaryakıtı dayısı sanık ...'a ait araca yükledikten sonra Bavis Köprüsüne geldiğini, köprü üzerinde bekleyen sanık ...'ı araca aldığını, sanık ...'ın ise minibüsten köprüde inip yeğeni sanık ...'ı beklemeye başladığını, 10-15 dakika sonra gelen sanık ...'ın sevk ve idaresindeki araca bindiğini kollukta beyan etmeleri, Sanık ...'ın, 06.04.2011 tarihli duruşmada suçta kullanılan nakil aracını sanık ...'a haricen sattığı yönündeki ifadesinden önce 08.11.2010 ve sonra 18.07.2011 tarihli dilekçelerinde aracın kendisine ait olduğunu belirterek iadesini talep etmesi, aracın teminat karşılığında bu sanık tarafından teslim alınması, sanık ...'ın duruşmada suç tarihinden önce 6.000 TL'ye sanık ...'dan satın aldığını belirttiği nakil aracının bilirkişi beyanına göre suç tarihi itibarıyla piyasa değerinin 1.000 TL olması nazara alındığında, kolluk görevlilerince köprüye 200 metre kala 5 dakika durakladıktan sonra yola devam ettiği izlenen ve köprü üzerinde durdurulan araca binen birinin olduğuna dair bir tespitin bulunmaması, ele geçen kaçak akaryakıtın miktarı, sanıkların birlikte yakalanmaları, nakil aracının sanık ...'a ait olması karşısında; sanık ...'ın suçta kullanılan nakil aracını sanık ...'a sattığı ve bu araca tesadüfen bindiği yönündeki savunmasına, sanık ...'ın ise kaçak akaryakıtı ve kovuşturma aşamasında nakil aracını sahiplenerek sanık ...'ı suçtan kurtarmaya yönelik anlatımlarına itibar edilemeyeceği cihetle, sanık ...'a atılı suçun sübut bulduğu kabul edilmelidir. Bu itibarla, Yerel Mahkeme hükmündeki direnme gerekçesinin isabetli olduğuna ve dosyanın, uygulamanın denetlenmesi amacıyla Özel Daireye gönderilmesine karar verilmelidir. 3-Sanık ...’ın temyiz dilekçesi içeriğine göre incelemenin Özel Dairece mi yoksa Ceza Genel Kurulunca mı yapılması gerektiğinin değerlendirilmesine gelince; Sanıklar ... ve ... hakkında açılan kamu davasında yapılan yargılama sonucunda, Başkale (Kapatılan) 2. Asliye Ceza Mahkemesince; sanıkların hazır bulunduğu duruşmada, 5015 sayılı Kanun'a muhalefet suçundan mahkûmiyetlerine dair hüküm tesis ve tefhim edilmiştir. Hükmün sanık ... tarafından temyiz edilmesi üzerine bu sanık bakımından dosyayı inceleyen Yargıtay 7. Ceza Dairesince; sanık ...’ın beraati yerine mahkûmiyetine karar verilmesi isabetsizliğinden hükmün bozulmasına oy çokluğuyla karar verilmiştir. Her ne kadar direnmeye konu hükmün karar başlığında sanık ...'ın ismi yazılmış ise de bu sanık hakkında hüküm kurmayan Yerel Mahkeme sanık ... hakkındaki ilk hükmünde direnmiştir. Direnmeye konu hükmün sanık ...'a da tebliğ edilmesinden sonra 14.08.2014 havale tarihli dilekçesi ile sanık tarafından temyiz isteğinde bulunulmuştur. Özel Dairece; mahkemenin ilk hükmünün sanık ... tarafından temyiz edilmeksizin kesinleştiği, Dairenin 07.10.2013 tarihli bozma kararının ise diğer sanık ...’a yönelik olduğu, sanık ... hakkında temyize konu bir karar olmadığı belirtilerek, bu sanığın temyiz isteği hakkında inceleme yapılmasına yer olmadığına karar verilmiştir. Sanık ...’ın 14.08.2014 havale tarihli temyiz dilekçesi incelendiğinde; dilekçenin “Dosya No” ve “Konu” kısımlarında Yerel Mahkemenin direnme kararına konu hükmünün tarihi ile esas ve karar sayılarının yazılarak bu hükmün, “Temyiz Nedenleri” kısmında ise usul ve yasaya aykırı olduğu belirtilerek tarafına verilen cezanın bozulmasının talep edildiği anlaşılmaktadır. Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde; Sanık ... 14.08.2014 havale tarihli temyiz dilekçesinde; Yerel Mahkemenin “29.05.2014 tarihli ve 2013/220 Es-2014/254 Kr” sayılı kararının temyizen bozulması talebinde bulunmuş ise de anılan kararda sanık hakkında hüküm kurulmamış olması ve dilekçede açıkça tarafına verilen cezanın bozulmasını istemesi karşısında, sanığın Yerel Mahkemenin direnme kararına konu hükmünü değil kendi hakkında kurulan 06.04.2011 tarihli hükmünü temyiz ettiği kabul edilmelidir. Bu nedenle, bu dilekçenin içeriğine göre Ceza Genel Kurulunca inceleme yapılması mümkün olmayıp sanık ...’ın mahkûmiyetine ilişkin 06.04.2011 tarihli ve 376-119 sayılı hükme yönelik inceleme yapılması için dosyanın önce tebliğname düzenlenmek, bilahare ilgili Daireye gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına tevdi edilmesine karar verilmelidir. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; 1- 5015 sayılı Petrol Piyasası Kanunu'na muhalefet suçundan doğrudan zarar görmeyen ve kamu davalarına katılmasını özel olarak düzenleyen bir hükmün de bulunmaması nedeniyle bu suçu takip etme görevi bulunmayan şikâyetçi Van Gümrük Müdürlüğü adına vekilinin yapmış olduğu temyiz isteğinin 1412 sayılı CMUK'nın 5320 sayılı Kanun'un 8. maddesi uyarınca karar tarihi itibarıyla uygulanması gereken 317. maddesi gereğince REDDİNE, 2- Başkale (Kapatılan) 2. Asliye Ceza Mahkemesinin 29.05.2014 tarihli ve 220-254 sayılı hükmündeki sanık ... hakkındaki direnme gerekçesinin İSABETLİ OLDUĞUNA, 3- Dosyanın, sanık ... hakkındaki uygulamanın denetlenmesi ve sanık ...'ın mahkûmiyetine ilişkin 06.04.2011 tarihli ve 376-119 sayılı hükme yönelik temyiz incelemesi yapılması için önce tebliğname düzenlenmek, bilahare Yargıtay 7. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 22.01.2019 tarihinde yapılan müzakerede her üç uyuşmazlık yönünden oy birliğiyle karar verildi.

  • STAJ ÜCRETİ ALINABİLİR Mİ? ŞARTLARI NELERDİR?

    3308 Sayılı Mesleki Eğitim Kanununa göre Lise ve Üniversitelerde mesleki ve teknik eğitim gören stajyerler yaptıkları staj karşılığında ücret alma hakkına sahiptir. 3308 sayılı Mesleki Eğitim Kanunu'nun “Ücret ve Sosyal Güvenlik” başlıklı 25. maddesinde “Aday çırak, çırak ve işletmelerde meslek eğitimi gören öğrencilere ödenecek ücret ve bu ücretlerdeki artışlar; aday çırak veya çırağın velisi veya vasisi veya kişi reşit ise kendisi; öğrenciler için okul müdürlüğü ile iş yeri sahibi arasında Bakanlıkça belirlenen esaslara göre düzenlenecek sözleşme ile tespit edilir. (Değişik son cümle: 13/2/2011-6111/64 md.) Ancak, işletmelerde meslek eğitimi gören örgün eğitim öğrencilerine, asgari ücretin net tutarının yirmi ve üzerinde personel çalıştıran iş yerlerinde yüzde 30’undan, yirmiden az personel çalıştıran iş yerlerinde yüzde 15’inden, aday çırak ve çırağa yaşına uygun asgari ücretin yüzde 30’undan aşağı ücret ödenemez.” şeklinde olduğu, yine aynı Kanun'un “Mesleki eğitime katılma payı” başlıklı 24. maddesinin son bendinde “....Bu sayının tespitinde görev ve çalışma statüsüne bakılmaksızın iş yerinde 1475 sayılı İş Kanununa tabi olarak çalıştırılan personel sayısı dikkate alınır.” denilmektedir. Bir stajyerin ücret hakkına sahip olabilmesi için, Mesleki ve teknik eğitim görmesi, Stajını okul dışında bir işletmede yapması, gerekmektedir. Bir Okulun Mesleki ve Teknik Eğitim verip vermediğinin tespiti kolay olsa da Yüksek Öğretim Kurumu Mesleki ve Teknik Öğretim yapan bölümleri görüş yazıları açıklamaktadır. Mahkemeler ve Yargıtay ücret alacak hakkını ileri süren stajyerin alacak hakkına sahip olup olmadığını Yüksek Öğretim Kurumunun görüş yazılarına atıf yaparak tespit etmektedir . Aşağıda paylaşılan Yargıtay Kararında Beden Eğitimi ve Spor Yüksek okulunda Beden Eğitimi ve Spor Öğretmenliği Bölümünde eğitim gören ve staj yapan bir öğrenci yapmış olduğu stajlar karşılığında ücret alacak hakkının bulunduğunu ileri sürerek dava açmıştır.Yargıtay Yüksek öğretim Kurulu Başkanlığının 7431 sayılı yazısında Mesleki ve Teknik eğitim yapan bölümleri belirttiğini Beden Eğitimi ve Spor Öğretmenliği bölümünün bu görüş yazısında bulunmadığını, Beden Eğitimi ve Spor Öğretmenliği bölümünün Mesleki ve Teknik eğitim yapan bir bölüm olmaması sebebiyle davanın reddedilmesi gerektiğini belirterek kararı bozmuştur. Yargıtay 4. Hukuk Dairesi         2018/4202 E.  ,  2018/7528 K. "İçtihat Metni"MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi Davacı ... vekili Avukat ... tarafından, davalı Milli Eğitim Bakanlığı aleyhine 28/06/2016 gününde adli yardım talepli olarak verilen dilekçe ile staj ücreti alacağı istenmesi üzerine mahkemece adli yardım talebi kabul edilerek yapılan yargılama sonunda; davanın kabulüne dair verilen 28/03/2017 günlü kararın Yargıtayca incelenmesi Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca kanun yararına bozma yoluyla istenilmekle temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra tetkik hakimi tarafından hazırlanan rapor ile dosya içerisindeki kağıtlar incelenerek gereği görüşüldü. Dava, staj ücret alacağı istemine ilişkindir. Mahkemece, davanın kabulüne kesin olarak karar verilmiştir.Davacı, ... Üniversitesi Beden Eğitimi ve Spor Yüksekokulunda Beden Eğitimi ve Spor Öğretmenliği Bölümünde öğrenciyken, Ağrı’daki çeşitli okullarda zorunlu staj yaptığını, Yükseköğretim Kurulu’nun 7431 ve 5886 sayılı Mesleki Teknik Eğitim Yapan Programlar konulu yazısı ile staj ücret alacak olan programların belirtildiğini, bu yazı ile tüm önlisans ve mesleki ve teknik eğitim yapan lisans programının staj ücreti almaya hak kazandığını ancak staj ücretinin ödenmediğini belirterek staj ücret alacağının tahsilini istemiştir. Davalı, davanın reddi gerektiğini savunmuştur. Mahkemece, alınan bilirkişi raporu doğrultusunda davanın kabulüne kesin olarak karar verilmiştir. Adalet Bakanlığının talebi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, kararın kanun yararına bozulmasını istemiştir. 3308 sayılı Mesleki Eğitim Kanunu’nun 3. maddesinin j bendi, 6111 sayılı Kanun’un 61. maddesiyle 13.02.2011 tarihinde “Mesleki ve Teknik Eğitim Okul ve Kurumları, mesleki ve teknik eğitim alanında, diplomaya götüren orta öğretim kurumları ve mesleki ve teknik eğitim yapan yükseköğretim kurumları ile belge ve sertifika programlarının uygulandığı her tür ve derecedeki örgün ve yaygın eğitim - öğretim kurumlarını ifade eder.” şeklinde değiştirilmiştir. Aynı Kanunun “Ücret ve Sosyal Güvenlik” başlıklı 25. maddesinde ise “Aday çırak, çırak ve işletmelerde meslek eğitimi gören öğrencilere ödenecek ücret ve bu ücretlerdeki artışlar; aday çırak veya çırağın velisi veya vasisi veya kişi reşit ise kendisi; öğrenciler için okul müdürlüğü ile iş yeri sahibi arasında Bakanlıkça belirlenen esaslara göre düzenlenecek sözleşme ile tespit edilir. (Değişik son cümle: 13/2/2011-6111/64 md.) Ancak, işletmelerde meslek eğitimi gören örgün eğitim öğrencilerine, asgari ücretin net tutarının, yirmi ve üzerinde personel çalıştıran iş yerlerinde yüzde 30’undan, yirmiden az personel çalıştıran iş yerlerinde yüzde 15’inden, aday çırak ve çırağa yaşına uygun asgari ücretin yüzde 30’undan aşağı ücret ödenemez.” denilmektedir. Dosya kapsamından, Yükseköğretim Kurulu Başkanlığının 7431 sayılı yazısında 6111 sayılı Kanun’un 61. maddesi ile mesleki ve teknik eğitim yapan yükseköğretim kurumlarının da 3308 sayılı Kanun’a tabi olduğu, ücret ödenmesi gereken mesleki ve teknik eğitim programlarının Üniversitelerarası Kurul Başkanlığından alınan görüş de dikkate alınarak oluşturulan liste ile belirlendiği, davacının eğitim aldığı beden eğitimi ve spor öğretmenliği bölümünün listede yer almadığı anlaşılmaktadır. Şu durumda mahkemece, davacının eğitim aldığı programın staj ücreti ödenen programlar kapsamında bulunmadığı gözetilerek karar verilmesi gerekirken, yanılgılı şekilde davanın kabulüne karar verilmiş olması usul ve yasaya uygun düşmediğinden, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'nın kanun yararına temyiz isteminin kabulüne karar verilerek kararın bozulması gerekmiştir. SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının kanun yararına temyiz isteminin kabulü ile sonuca etkili olmamak üzere yerel mahkeme kararının kanun yararına BOZULMASINA; gereği yapılmak üzere kararın bir örneği ile dosyanın Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesine 03/12/2018 gününde oy birliğiyle karar verildi. Her ne kadar 3308 sayılı Mesleki Eğitim Kanunu'nun “Ücret ve Sosyal Güvenlik” başlıklı 25. maddesinde “Aday çırak, çırak ve işletmelerde meslek eğitimi gören öğrencilere ödenecek ücret ve bu ücretlerdeki artışlar; aday çırak veya çırağın velisi veya vasisi veya kişi reşit ise kendisi; öğrenciler için okul müdürlüğü ile iş yeri sahibi arasında Bakanlıkça belirlenen esaslara göre düzenlenecek sözleşme ile tespit edilir.'' Hükmü bulunsa da yazılı bir sözleşmenin bulunması zorunlu bir unsur değildir. Yazılı bir sözleşmenin bulunmadığı durumlarda sözlü bir sözleşmenin varlığı kabul edilmelidir. Stajyerler staja başlayıp yükümlülüklerini yerine getirerek hizmet vermektedir.Staj yapılan işletme ise bu hizmeti kabul etmekte, stajın yapılmasına hizmeti kabul etmek suretiyle onay vermektedir.

  • 'HAGB kararında vekalet ücretine hükmolunmaması, CMK’nın 324. maddesine aykırılık oluşturmaktadır.'

    YARGITAY 4.CEZA DAİRESİ ESAS NO.2016/3623 KARAR NO.2016/12276 KARAR TARİHİ.28/06/2016 >HAGB kararında katılan vekili yararına vekalet ücretine hükmedilmemesi nedeniyle itirazda bulunması üzerine, itirazı inceleyen Ağır Ceza Mahkemesince itirazın reddine karar verilmesi üzerine, KYB başvurusu. Silahla tehdit suçundan sanık ...'in, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 106/2-a ve 62/1. maddeleri gereğince 1 yıl 8 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 231/5. maddesi gereğince hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına dair, ... 1. Asliye Ceza Mahkemesinin 04/06/2015 tarihli ve 2015/37 esas, 2015/173 sayılı kararına karşı katılan vekili tarafından yapılan itirazın reddine ilişkin, ... 1. Ağır Ceza Mahkemesinin 19/06/2015 tarihli ve 2015/511 değişik iş sayılı kararının, Adalet Bakanlığı tarafından kanun yararına bozulmasının istenilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 08/02/2016 gün ve 29682 sayılı istem yazısıyla, Dairemize gönderilen dava dosyası incelendi. İstem yazısında; “Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 22/01/2013 tarihli ve 2012/10-534 esas, 2013/15 sayılı kararı uyarınca, itiraz merciinin yapacağı incelemeyi sadece 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 231. maddesinin 6. fıkrasında yer alan suça ve sanığa ilişkin objektif (nesnel) uygulama koşullarının var olup olmadığı ile sınırlı olarak değil, hem maddi olay hem de hukuki yönden yapması gerektiği yönündeki açıklama nazara alınarak yapılan incelemede, Katılan vekilinin lehlerine vekalet ücretine hükmolunmamasına yönelik itirazları hakkında, inceleme merciince Yargıtay 11. Ceza Dairesinin 2012/19877 esas, 2013/2800 karar sayılı içtihadına göre, katılan vekiline vekalet ücreti verilmesi yönünden itirazın kabulüne karar veremeyeceğinden bahisle yapılan itirazın reddine karar verilmesinde isabet görülmemiştir.” denilmektedir. TÜRK MİLLETİ ADINA I-Olay: Silahla tehdit suçundan sanık ... hakkında yapılan yargılama sonucunda, ... 1. Asliye Ceza Mahkemesinin 04/06/2015 tarihli kararıyla hapis cezasıyla cezalandırılmasına, koşulları oluştuğundan hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verildiği, katılan vekilinin lehlerine vekalet ücretine hükmolunmadığı gerekçesiyle karara itiraz etmesi üzerine, ... 1. Ağır Ceza Mahkemesinin 19/06/2015 tarihli kararıyla itirazın reddedildiği, kesin olan bu karara karşı katılan vekilinin müracaatı üzerine kanun yararına bozma yoluna başvurulduğu anlaşılmıştır. II- Kanun Yararına Bozma İstemine İlişkin Uyuşmazlığın Kapsamı: Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararını itiraz üzerine inceleyen merciin, hükmü usul ve esas yönünden denetleme yetkisinin bulunup bulunmadığının belirlenmesine ilişkindir. III- Hukuksal Değerlendirme: 5271 sayılı CMK’nın 231. maddesinde düzenlenen “hükmün açıklanmasının geri bırakılması” müessesesinin uygulanabilmesi için, anılan maddenin 6. fıkrasında belirtilen objektif ve subjektif koşulların bulunması ve öncelikle sanığın isnad edilen suçu işlediğinin yapılan yargılama sonucu belirlenmesi gerekmektedir. CMK’nın 231. maddesinin 1. fıkrasında; “Duruşma sonunda, 232 nci Maddede belirtilen esaslara göre duruşma tutanağına geçirilen hüküm fıkrası okunarak gerekçesi ana çizgileriyle anlatılır.” Hükmüne yer verildiği, hüküm fıkrasının neleri içermesi gerektiğini düzenleyen 232. maddenin 2. fıkrasının (b) bendinde; “Hükmü veren mahkeme başkanının ve üyelerinin veya hâkimin, Cumhuriyet savcısının ve zabıt kâtibinin, katılanın, mağdurun, vekilinin, kanunî temsilcisinin ve müdafiin adı ve soyadı ile sanığın açık kimliği,” aynı maddenin 6. fıkrasında “Hüküm fıkrasında, 223 üncü Maddeye göre verilen kararın ne olduğunun, uygulanan kanun Maddelerinin, verilen ceza miktarının, kanun yollarına başvurma ve tazminat isteme olanağının bulunup bulunmadığının, başvuru olanağı varsa süresi ve merciinin tereddüde yer vermeyecek şekilde açıkça gösterilmesi gerekir.” Şeklinde düzenlemenin yer aldığı, aynı Kanunun “ yargılama giderleri ” başlıklı 324. maddesinde ise; “1) Harçlar ve tarifesine göre ödenmesi gereken avukatlık ücretleri ile soruşturma ve kovuşturma evrelerinde yargılamanın yürütülmesi amacıyla Devlet Hazinesinden yapılan her türlü harcamalar ve taraflarca yapılan ödemeler yargılama giderleridir. (2) Hüküm ve kararda yargılama giderlerinin kimlere yükletileceği gösterilir.” Hükümlerine yer verilmiştir. CMK’nın 231. maddesinin 12. fıkrasına göre hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararına karşı itiraz yoluna başvurulabilecektir. Olağan kanun yollarından olan itiraz, 5271 sayılı CMK’nun 267 ila 271. maddeleri, arasında düzenlenmiş olup "İtiraz olunabilecek kararlar" başlıklı 267. maddesinde; "Hâkim kararları ile kanunun gösterdiği hâllerde, mahkeme kararlarına karşı itiraz yoluna gidilebilir" şeklindeki düzenlemeye göre, kural olarak sadece hakim kararlarına karşı gidilebilecek olan itiraz yoluna, kanunlarda açıkça gösterilmiş olunması kaydıyla mahkeme kararlarına karşı da başvurulması mümkündür. CMK’nın 270 ve 271. maddelerine göre, itiraz incelemesi kural olarak duruşmasız ve dosya üzerinden yapılacak, merci gerekli görürse Cumhuriyet savcısı, müdafii veya vekili de dinleyebilecektir. Bunun yanında merci, yazı ile cevap verebilmesi için itiraz istemini Cumhuriyet savcısı ve karşı tarafa bildirebilecek, kendisi de inceleme ve araştırma yapabileceği gibi gerekli gördüğünde bunların yapılması konusunda emir de verebilecektir. CMK’nın itirazla ilgili yukarıda yer verilen maddelerinde, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına yönelik itirazın yalnızca şekil yönünden inceleneceği, esasın inceleme dışı bırakılacağına dair bir düzenleme bulunmamaktadır. Yargıtay Ceza Genel Kurulu da 22/01/2013 tarih ve 2012/10-534 esas, 2013/15 sayılı kararında; “İtiraz mercii, o yer Cumhuriyet savcısının suç vasfına yönelik aleyhe başvurusu üzerine incelemesini sadece şekli olarak değil, hem maddi olay hem de hukuki yönden yapmalı, gerekli gördüğünde cevap vermesi için itirazı sanık müdafiine tebliğ etmeli ve Cumhuriyet savcısı ile sanık müdafiini dinlemeli, yine ihtiyaç duyduğu konular varsa gerekli araştırma ve incelemeyi yapmalı ya da bunların yapılmasını sağlamalı ve bunun sonucunda da TCK'nun 191/2. maddesi gereğince verilen tedavi ve denetimli serbestlik kararının isabetli olup olmadığına karar vermelidir.” şeklindeki gerekçesiyle itirazın hem maddi hem hukuki yönden ele alınması ve her yönden hukuka uygunluğunun denetlenmesi gerektiğine karar vermiştir. İnceleme konusu somut olayda; katılan ... vekilinin hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına yönelik mahkeme kararına, lehlerine vekalet ücretine hükmedilmediği gerekçesiyle itirazda bulunması üzerine, itirazı inceleyen ... 1. Ağır Ceza Mahkemesince itirazın reddine karar verilmiştir. Hükümde yargılama giderlerinden olan vekalet ücretine hükmolunmaması, CMK’nın 324. maddesine aykırılık oluşturmaktadır. Bu bağlamda itirazı inceleyen merciin bu eksikliği tespit ederek itirazın kabulüne karar vermesi gerekmektedir. Yukarıda yer verilen Ceza Genel Kurulu kararında da vurgulandığı üzere itirazı inceleyen merciin hem usul hem esas yönünden inceleme yapabileceği anlaşıldığından, itirazın yalnızca hükmün açıklanmasının geri bırakılması koşullarının bulunup bulunmadığı ile sınırlı yapılması gerektiğine ilişkin eski tarihli içtihat esas alınarak itirazın reddine karar verilmesi hukuka aykırıdır. IV- Sonuç ve Karar: Yukarıda açıklanan nedenlerle; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın, kanun yararına bozma istemi doğrultusunda düzenlediği tebliğnamedeki düşünce yerinde görüldüğünden, 1-... 1. Ağır Ceza Mahkemesinin 19/06/2015 tarihli ve 2015/511 değişik iş sayılı kararının, 5271 sayılı CMK’nın 309. maddesi uyarınca BOZULMASINA, 2-Aynı Kanun maddesinin 4-a fıkrası gereğince sonraki işlemlerin mahallinde tamamlanmasına, 28/06/2016 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

  • HAGB KARARINDA KATILAN VEKİLİ YARARINA VEKALET ÜCRETİNE HÜKMEDİLMEMESİ İTİRAZ DİLEKÇESİ

    ADANA NÖBETÇİ AĞIR CEZA MAHKEMESİNE Gönderilmek Üzere ADANA .. ASLİYE CEZA MAHKEMESİNE DOSYA NO : İTİRAZ EDEN KATILAN/SANIK: VEKİLİ/MÜDAFİ: Av. Esmanur KILIÇMAN Çınarlı Mah. İnönü Cad. Günep Kuruköprü İş Merkezi Kat:6 No:610 Seyhan/ADANA İTİRAZ KONUSU: Katılan vekili sıfatı ile tarafımız lehine hükmedilmeyen vekalet ücretine hükmedilmesi talebimizdir. AÇIKLAMALAR : Adana .. Asliye Ceza Mahkemesince ... sayılı dosyada yapılan yargılama sonucunda müvekkil katılan/sanık .. hakkında HAGB kararı verilmiştir. Ancak verilen karar haksız olup itiraz ediyoruz. 1) Müvekkil .. , dosyada hem 'Katılan' hem de 'Sanık' sıfatı ile yer almaktadır. Bu nedenle tarafımızca hem katılan vekilliği hem de sanık vekilliği söz konusudur. Katılan vekili olmamız nedeniyle AAÜT 'Ceza davalarında ücret' başlıklı 14. Maddesinin 1. fıkrasına göre lehimize vekalet ücretine hükmedilmesi gerekmektedir. ''(1) Kamu davasına katılma üzerine, mahkumiyete ya da hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmiş ise vekili bulunan katılan lehine bu Tarifenin ikinci kısmın ikinci bölümünde belirlenen avukatlık ücreti sanığa yükletilir.'' Tarife metni açık ve anlaşılır iken mahkemece lehimize vekalet ücretine hükmedilmemiştir. Bu nedenle söz konusu hukuka aykırılığın giderilmesi gerekmektedir. 2) Buna ilişkin olarak mahkemece HAGB kararı verildiğinden dosyada istinaf yolu kapatılmış olup sadece itiraz yolu öngörülmüştür. Ancak Yargıtay'ın 4.CD 2016/3623 E. 2016/12276 K. 28/06/2016 tarihli kararında: ''...CMK’nın itirazla ilgili yukarıda yer verilen maddelerinde, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına yönelik itirazın yalnızca şekil yönünden inceleneceği, esasın inceleme dışı bırakılacağına dair bir düzenleme bulunmamaktadır...'' ''Hükümde yargılama giderlerinden olan vekalet ücretine hükmolunmaması, CMK’nın 324. maddesine aykırılık oluşturmaktadır. Bu bağlamda itirazı inceleyen merciin bu eksikliği tespit ederek itirazın kabulüne karar vermesi gerekmektedir. Yukarıda yer verilen Ceza Genel Kurulu kararında da vurgulandığı üzere itirazı inceleyen merciin hem usul hem esas yönünden inceleme yapabileceği anlaşıldığından, itirazın yalnızca hükmün açıklanmasının geri bırakılması koşullarının bulunup bulunmadığı ile sınırlı yapılması gerektiğine ilişkin eski tarihli içtihat esas alınarak itirazın reddine karar verilmesi hukuka aykırıdır...'' Bu nedenle vekalet ücreti ile ilgili itirazlarımızı mahkemenize sunuyoruz. 3) Yine katılan vekilliği sebebiyle vekalet ücretine hükmedilmesi gerektiğine ilişkin olarak Yargıtay 3.CD'nin 2014/ 41033 E. 2015/24217 K.08.07.2015 tarihli kararında: ''...Sanık...'ün aynı zamanda katılan sıfatının bulunması ve katılan sıfatıyla lehine vekalet ücretine hükmolunmuş olması...'' katılan vekili sıfatı ile vekalet ücretine hükmedilmiştir. SONUÇ VE TALEP: Yukarıda izah edilen nedenlerle katılan vekili sıfatını haiz olmamız nedeniyle lehimize vekalet ücretine hükmedilmesine karar verilmesini vekaleten talep ederim. ..\..\2020 Katılan/Sanık Vekili Av. Esmanur KILIÇMAN

  • HÜKMÜN AÇIKLANMASININ GERİ BIRAKILMASI KARARINA İTİRAZ DİLEKÇESİ

    ADANA NÖBETÇİ AĞIR CEZA MAHKEMESİNE Gönderilmek Üzere ADANA .. ASLİYE CEZA MAHKEMESİNE DOSYA NO : İTİRAZ EDEN KATILAN/SANIK: VEKİLİ : Av. Esmanur KILIÇMAN Dervişpaşa Mah. 78 Sk. No:26 Hassa/HATAY İTİRAZ KONUSU: Mahkemece verilen HAGB kararına itirazımızdır. AÇIKLAMALAR : Adana .. Asliye Ceza Mahkemesince ... sayılı dosyada yapılan yargılama sonucunda müvekkil katılan/sanık ... hakkında Adana .. Asliye Ceza Mahkemesinin ..\..\2020 tarihinde HAGB kararı verilmiştir. Ancak verilen karar haksız ve hukuka aykırı olup kaldırılması gerekmektedir. .... sebeplerle müvekkilin kendisini orantılı bir şekilde koruduğu açıkça ortadadır. O halde müvekkilce yapılan eylem açıkça hukuka uygun olmasına rağmen mahkemece HAGB kararı verilmiştir. Bu nedenle verilen bu karar hukuka aykırı olduğundan itiraz ediyoruz. SONUÇ VE TALEP: Yukarıda izah edilen nedenlerle müvekkil ... hakkında verilen hükmün kaldırılarak meşru müdafaa hükümleri çerçevesinde beraatine hükmedilmesine karar verilmesini vekaleten talep ederim. ..\..\2020 Katılan/Sanık Vekili Av. Esmanur KILIÇMAN

  • GEREKÇESİZ İSTİNAF DİLEKÇESİ (SÜRE TUTUM)

    ADANA BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİNE Gönderilmek Üzere ADANA ... ASLİYE CEZA MAHKEMESİNE DOSYA NO : İSTİNAF EDEN SANIK : MÜDAFİ : Av. Esmanur KILIÇMAN ERDEM Çınarlı Mah. İnönü Cad. Günep Kuruköprü İş Merkezi Kat:6 No:610 Seyhan/ADANA İSTİNAF KONUSU KARAR : Adana ... Asliye Ceza Mahkemesinin .... esas sayılı dosyasında ... sayılı ... tarihli kararı KONU : Gerekçesiz istinaf başvuru dilekçemdir. AÇIKLAMALAR: Adana ... Asliye Ceza Mahkemesinin yukarıda numarası yazılı dosyasından verilen karar usul ve yasaya aykırı olduğundan karara karşı yasal süresi içerisinde istinaf yoluna başvuruyoruz. İstinaf nedenlerimiz, gerekçeli kararın tarafımıza tebliğinden sonra ayrı bir dilekçe ile sunulacaktır. Bu nedenle şimdilik gerekçesiz olan istinaf başvurumuzun kabul edilmesini talep ederiz. SONUÇ VE İSTEM: Yukarıda izah ettiğim üzere gerekçesiz istinaf talebim doğrultusunda itirazımın kabulü ile Adana ... Asliye Ceza Mahkemesinin ... esas sayılı dosyasının ... sayılı kararının istinaf incelemesi ile kaldırılmasına karar verilmesini vekaleten talep ederiz. ..\..\2023 Sanık Müdafi Av. Esmanur KILIÇMAN ERDEM

  • TUTUKLULUK KARARINA İTİRAZ DİLEKÇESİ

    KIRIKHAN SULH CEZA HAKİMLİĞİNE Gönderilmek Üzere HASSA SULH CEZA HAKİMLİĞİNE DOSYA NO : TUTUKLAMAYA İTİRAZ EDEN ŞÜPHELİ : MÜDAFİ : Av. Esmanur KILIÇMAN Dervişpaşa Bulv. 78 Sk. Huzur Sitesi B Blok No:25/1C Hassa/HATAY İTİRAZ KONUSU: Hassa Sulh Ceza Hakimliğinin .... Sorgu numaralı dosyasında haksız ve hukuka aykırı biçimde hatalı olarak verilen tutuklama kararına itirazımızdır. AÇIKLAMALAR : 1) Hassa Sulh Ceza Hakimliğinin .... sorgu sayılı dosyasında ... tarihinde müvekkilin üzerine atılı ''.....'' suçu dolayısıyla tutuklanmasına karar verilmiştir. Ancak verilen bu karar açıkça hukuka aykırı ve haksız olup kaldırılması gerekmektedir. 2) Şöyle ki; CMK madde 100'de bahsedilen kuvvetli suç şüphesi söz konusu olmadığından verilen tutuklama kararı açıkça hukuka aykırıdır. 3) Yine şüpheli evlidir ve sabit ikametgah sahibidir. Sulh Ceza Hakimliği sorgusunda yine herhangi bir şüphe uyandıracak davranışı da olmamıştır. Bu nedenle kaçma şüphesi de söz konusu değildir. O halde verilen tutuklama kararı yine açıkça hukuka aykırıdır. 4) Sulh Ceza Hakimliğince verilen kararda, suça ilişkin tüm somut delillerin toplanmış olduğu belirtilmiş olup ancak yine de delillere ilişkin kriminal raporun gelmemiş olması gerekçe gösterilmiştir. Ancak kriminal raporun gelme süresi belirsiz olduğundan rapor gelene kadar şüphelinin tutuklanmasına karar verilmesi de açıkça hem kişinin özgürlük ve güvenlik hakkının düzenlendiğini Anayasa'nın 19. Maddesine hem de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (m. 5) ile teminat altına alınan temel haklara aykırıdır. Bu nedenle rapor sonucu gelene kadar adli kontrol hükümlerinin uygulanması gerekirken tutuklama kararı verilmiş olması yine hukuka ve hakkaniyete aykırıdır. 5) CMK madde 100'e göre, tutuklama kararında adli kontrol uygulamasının müvekkil için neden yetersiz kalacağı açıkça belirtilmemiştir. Olay günü müvekkile ait olmayan evde ve müvekkile ait olmayan araçta yapılan aramada bulunan deliller yine yukarıda bahsettiğimiz üzere müvekkile ait değildir. Bu nedenle bulunan diğer delillerin niteliği gereği oluşturduğu şüphenin kimlere ait olduğu açıkça belirtilmemiş, verilen kararda bulunan diğer delillerden dolayı oluşan şüphe, söz konusu deliller müvekkile ait olmamasına rağmen sanki onunmuş gibi müvekkile de atfedilmiştir. Bu nedenle verilen karar yine açıkça hukuka aykırıdır. SONUÇ VE İSTEM: Yukarıda izah edilen ve mahkemece re'sen göz önünde tutulacak nedenler dahilinde Hassa Sulh Ceza Hakimliği'nin ..... Sorgu ve ...... tarihli tutuklama kararına itirazımızın kabulü ile, şüphelinin bihakkın tahliyesine, mahkemeniz aksi kanaatte ise adli kontrol hükümlerinin uygulanmasına karar verilmesini vekaleten talep ederim. ..\..\2019 Şüpheli Müdafi Av. Esmanur KILIÇMAN

  • ''YILLARCA AYRI YAŞAYAN EŞLERİ KANUN ZORUYLA BİR ARAYA GETİRMEK MÜMKÜN DEĞİLDİR.''

    YARGITAY 2.Hukuk Dairesi Esas: 2016/ 21389 Karar: 2018 / 9106 Karar Tarihi: 12.09.2018 YARGITAY KARARI MAHKEMESİ :Asliye Hukuk (Aile) Mahkemesi DAVA TÜRÜ : Boşanma ''Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm davacı kadın tarafından temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü: Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre, yerinde bulunmayan temyiz isteğinin reddiyle usul ve kanuna uygun olan hükmün ONANMASINA, aşağıda yazılı onama harcının temyiz edene yükletilmesine, peşin alınan harcın mahsubuna ve 143.50 TL. temyiz başvuru harcı peşin alındığından başkaca harç alınmasına yer olmadığına, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere oyçokluğuyla karar verildi. 12.09.2018(Çrş.) Fiili ayrılık tek başına boşanma nedeni sayılmasa da fiili ayrılık döneminde davalı erkeğin birlik görevleri askıya alınmış değildir. Davalı erkeğin en azından ortak çocuklara karşı birlik görevlerini yerine getirmesi gerekir. Somut olayda da; davalı erkeğin fiili ayrılık süresince davacı eşini ve çocuklarını arayıp sormadığı, onlara maddi-manevi destek sağlamadığı aksi kanıtlanamayan tanık anlatımlarıyla sabittir. Bu durumda taraflar arasında ortak hayatı temelinden sarsacak derecede ve birliğin devamına imkan vermeyecek nitelikte bir geçimsizlik mevcut ve sabittir. Davacı kadın dava açmakta haklıdır. Bu şartlar altında eşleri birlikte yaşamaya zorlamanın artık yasal olarak mümkün görülmemesine göre, boşanmaya karar verilecek yerde yetersiz gerekçe ile davanın reddine karar verilmesi doğru değild Eşlerin yükümlülükleri Türk Medeni Kanunu'nda açıkça düzenlenmiştir. Kanundaki bu yükümlülükler genel olarak; “Evlenmeyle eşler arasında evlilik birliği kurulmuş olur. Eşler, bu birliğin mutluluğunu elbirliğiyle sağlamak ve çocukların bakımına, eğitim ve gözetimine beraberce özen göstermekle yükümlüdürler. Eşler birlikte yaşamak, birbirine sadık kalmak ve yardımcı olmak zorundadırlar(TMK m.185). Eşler oturacakları konutu birlikte seçerler. Birliği eşler beraberce yönetirler. Eşler birliğin giderlerine güçleri oranında emek ve malvarlıkları ile katılırlar( TMK m.186). Ana, baba ve çocuk, ailenin huzur ve bütünlüğünün gerektirdiği şekilde birbirlerine yardım etmek, saygı ve anlayış göstermek ve aile onurunu gözetmekle yükümlüdürler (TMK m.322). Çocuğun bakımı, eğitimi ve korunması için gerekli giderler ana ve baba tarafından karşılanır(TMK m.327)” şeklinde düzenlenmiştir. Yine Türk Medeni Kanunu'nda evlilik birliğinin sarsılması başlığı altında; “Evlilik birliği, ortak hayatı sürdürmeleri kendilerinden beklenmeyecek derecede temelinden sarsılmış olursa, eşlerden her biri boşanma davası açabilir.Yukarıdaki fıkrada belirtilen hâllerde, davacının kusuru daha ağır ise, davalının açılan davaya itiraz hakkı vardır. Bununla beraber bu itiraz, hakkın kötüye kullanılması niteliğinde ise ve evlilik birliğinin devamında davalı ve çocuklar bakımından korunmaya değer bir yarar kalmamışsa boşanmaya karar verilebilir(TMK m.166/1-2)” şeklinde genel boşanma sebebi yer almaktadır. Türk Medeni Kanunu'nda fiili ayrılık adı altında özel/ayrı bir boşanma sebebi ise düzenlenmemiştir. Ancak olayın özelliğine göre, çok uzun süreli fiili ayrılıkların, genel boşanma sebebi olan evlilik birliğinin sarsılması (TMK m.166/1-2) hukuki sebebiyle açılmış davalarda değerlendirilmesi gerekir. Buna engel olacak yasal bir düzenleme yoktur. Çünkü fiili ayrılık sırasında da eşlerin birbirlerine karşı yukarıda yazılı tüm yükümlülükleri devam etmektedir (TMK m. 185,186,322,327). Uygulamada, eşlerin birbirlerine yönelik hakaret içeren basit bir kaç sözünün evlilik birliğini temelinden sarstığı (TMK m.166/1-2) kabul edilip, eşlerin boşanmalarına karar verilirken, ortalama insan ömrüne göre çok uzun süre fiilen ayrı yaşayan eşlerin evllik birliğinin temelinden sarsılmadığını kabul etmek ve boşanma davalarının reddine karar vermek, yasanın amacına uygun olamaz. Yıllarca ayrı yaşayan eşleri, kanun zoruyla bir araya getirmek de mümkün değildir. Kuşkusuz, evlilik birliğinin sarsılması sebebiyle(TMK m.166/1-2) açılan boşanma davalarında eşlerin kusurlu olup olmadıklarını belirlemek zorunludur. Fiili ayrılıklarda, ayrılığa kimin sebep olduğu veya birlikte yaşamaktan kimin kaçındığı, kimin birlik görevlerini yerine getirmediğinin veya eşlerin evlilik birliğini sarsacak başka bir davranışının kanıtlanması hallerinde, kusur belirlemesi açısından sorunun çözümü kolaydır. Böyle durumlarda doğal olarak, iddia ve savunmada ileri sürülen kanıtlanmış vakıalara göre kusur belirlemesi yapılacak ve TMK'nun 166/1-2. maddesine göre koşullar oluşuyorsa, dava boşanmayla sonuçlandırılabilecektir. Peki, çok uzun süreli fiili ayrılığa karşın, fiili ayrılığa kimin sebep olduğu, kimin ortak yaşamakdan kaçındığı, birlik görevlerinin yerine getirilip getirilmediğinin veya kusur sayılacak herhangi bir davranışın kanıtlanamaması hallerinde sorun nasıl çözülecektir? İşte bu gibi durumlarda, eşlerin eşit kusurlu olduklarının kabul edilmesi gerekir. Çünkü eşler, ortada usulen kanıtlanmış haklı hiç bir sebep bulunmadığı halde, fiilen ayrı yaşamakta ve birlikte yaşamaktan kaçınmaktadır. Eşlerin bu davranışı en azından, Türk Medeni Kanunu'nda emredici olarak düzenlenen, eşler birlikte yaşamak zorundadırlar (TMK m.185/3) şeklindeki yaşam biçimine aykırıdır. Her iki eş de bu amir hükme aykırı davranmaktadır. Dolayısıyla evlilik birliği temelinde sarsılmış (TMK m.166/1) ve eşler bu sonuca eşit kusurları ile sebep olmuşlardır. Bu yüzden, taraflardan birinin evlilik birliğinin sarsılması (TMK m.166/1) hukuki sebebiyle açtığı boşanma davasında, şayet çok uzun süreli fiili ayrılık kanıtlanıyorsa boşanmaya karar verilmelidir. Bu arada, TMK'nun 166/son maddesinde belirlenen üç yıllık fiili ayrılık süre şartı da göz ardı edilmeyerek, evlilik birliğinin temelinden sarsıldığının kabulü için, en az üç yıl ve daha uzun süreli ayrılıkları, “çok uzun süreli fiili ayrılık” olarak kabul etmek gerekir. Eldeki davada yapılan yargılama ve toplanan delillere göre; davacı kadının evlilik birliğinin sarsılması sebebiyle (TMK m.166/1) boşanma davası açtığı, davalının cevap dilekçesi sunmadığı, duruşmalara katılmadığı, mahkemece, fiili ayrılığın tek başına boşanma sebebi olamayacağı gerekçesiyle, davanın reddine karar verildiği anlaşılmaktadır. Ancak, toplanan delilere göre tarafların altı yıldır fiilen ayrı yaşadıkları, davacı kadının ortak çocuklarla birlikte babasının evinde kaldığı, tartışmasızdır. Ortalama insan ömrü için altı yıl çok uzun süredir. Taraflar, Türk Medeni Kanunu'nda emredici olarak düzenlenen, eşler birlikte yaşamak zorundadırlar (TMK m.185/3) şeklindeki yaşam biçimine, altı yıl gibi çok uzun süre aykırı şekilde yaşamışlar ve halen bu aykırılık devam etmektedir. Bu sebeple davanın reddi doğru olmamıştır. Diğer yandan, aksi kanıtlanmayan tanık anlatımlarına göre, davalı erkeğin fiili ayrılık süresince, eşini ve çocuklarını arayıp sormadığı, onlara maddi ve manevi olarak yardımda bulunmadığı, davacının ve ortak çocukların tüm ihtiyaçlarının davacı kadının ailesi tarafından karşılandığı belirlenmiştir. Bu durumda, davalı erkeğin en azından, ortak çocuklara karşı birlik görevlerini yerine getirmediği sonucu ortaya çıkmaktadır. Bu açıdan bakıldığında da davanın reddi doğru olmamıştır. Yukarıda yapılan tüm bu açıklamalara göre, taraflar arasında ortak hayatı temelinden sarsacak derecede ve birliğin devamına imkan vermeyecek nitelikte bir geçimsizlik mevcut ve sabittir. Olayların akışı karşısında davacı dava açmakta haklıdır. Bu şartlar altında eşleri birlikte yaşamaya zorlamanın artık yasal olarak mümkün görülmemesine göre, boşanmaya karar verilecek yerde, yetersiz gerekçe ile davanın reddi doğru değildir.''

  • ADLİ YARDIM NEDİR? ADLİ YARDIM TALEBİNİN REDDİ KARARINA İTİRAZ EDİLEBİLİR Mİ?

    Bir davanın açılabilmesi veya açılmış olan bir davanın takip edilebilmesi belli bir ekonomik maliyeti gerektirmektedir. Bir davada yapılan masraflar kişilerin ekonomik durumlarına göre değişmediğinden yoksul kişilerin yargılama harç ve giderlerinden sorumlu tutulması doğru olmayacaktır. Zira yoksul kişilerin dava açmaları oldukça zordur. Bu durumda yoksul bir kişilerin gerekli harç ve giderleri ödeyememesi nedeniyle haklı olduğu bir konuda dava açamaması mümkündür. Bu nedenle yoksul kişilerin hukuki muamelelerindeki yargılama giderlerinden kısmen veya tamamen muafiyeti söz konusu olabilmektedir. Adli yardım, HMK 334-340. maddeleri arasında düzenlenmiştir. HMK madde 334'e göre kısmen veya tamamen ödeme gücünden yoksun olan kimseler, davalarında, geçici hukuki korunma taleplerinde ve icra takiplerinde adli yardımdan yararlanabilirler. Ancak bu kişiler, yargılama giderlerini kısmen veya tamamen karşıladıkları takdirde kendisinin ve ailesinin geçiminde zor duruma düşeceğini ispatlamalıdır. ADLİ YARDIM NELERİ KAPSAR? HMK madde 335'e göre; Yapılacak tüm yargılama ve takip giderlerinden geçici olarak muafiyet Yargılama ve takip giderleri için teminat göstermekten muafiyet. Dava ve icra takibi sırasında yapılması gereken tüm giderlerin Devlet tarafından avans olarak ödenmesi. Davanın avukat ile takibi gerekiyorsa, ücreti sonradan ödenmek üzere bir avukat temini. Adli yardım, asıl talep veya işin karara bağlanacağı mahkemeden; icra ve iflas takiplerinde ise takibin yapılacağı yerdeki icra mahkemesinden istenir. ADLİ YARDIM TALEBİNİN REDDİ Adli yardım talebi hakkında genellikle duruşma yapılmaksızın karar verilir. Bazı durumlarda mahkemeler adli yardım talebi hakkında ret kararı da verebilmektedir. Ancak bu durumda mahkeme, ret kararında sunulan bilgi ve belgelerin kabul edilmeme sebebini açıkça belirtmelidir. Adli yardım talebinin reddine ilişkin kararlara karşı kararın tebliğinden itibaren bir hafta içerisinde itiraz etmek mümkündür. Bu husus HMK 337. maddenin 2. fıkrasında düzenlenmiştir. Buna göre: ''Adli yardım talebinin reddine ilişkin kararlara karşı, tebliğinden itibaren bir hafta içinde kararı veren mahkemeye dilekçe vermek suretiyle itiraz edilebilir. Kararına itiraz edilen mahkeme, itirazı incelemesi için dosyayı o yerde adli yardım talebi yapılan hukuk mahkemesinin birden fazla dairesinin bulunması hâlinde, numara olarak kendisini izleyen daireye, son numaralı daire için birinci daireye, o yerde adli yardım talebi yapılan hukuk mahkemesinin tek dairesi bulunması hâlinde ise aynı işlere bakmakla görevli en yakın mahkemeye gönderir. İtiraz incelemesi neticesinde verilen karar kesindir.''

©2020, Avukat Esmanur Kılıçman tarafından kurulmuştur.

Adana Boşanma Avukatı

Avukat Esmanur Kılıçman-Kılıçman Hukuk Bürosu

bottom of page